Azami kıymet verdiğim kadim bir dostumun sözleri beni hep heyecanlandırmıştır. Gözlerinin içine her baktığımda vecd ile yerimden kalkarım… Ne tesadüf ki bu defa da öyle oldu. Mayalıyor bu adam beni, belki de ondan çok seviyorum.
Çoğu zaman düşünmeye çalışırım, akıl ve “şuur” sahibi, unutkanlığı ile meşhur malum mahlûkun, hüzünlü serüvenini. “Nisyan” kökünden geldiği söylenen insandan bahsediyorum.
Şahsına münhasır malum mahlûkun, çıkarsız kucak açabileceği bir dostunun olmaması ne kadar vahim diye.
Gönül yükü ile derin bir iz bırakıyor dimağımda bu mesele. Aynaya baktıkça sürekli derinleşen.
Neyi paylaşamıyoruz da yalnızlaşıyoruz. Bir husumet, bir kavga olmasa yalnızlaşmamış olmamız gerekmez mi idi? Nefis muharebesinden kim galip çıkmış ki?
Nedir beşeri münasebetlerdeki bu derin arbede?
Vermeden mi aldık acaba hep? Sürekli konuştuk da bizi mi dinledi insanlar? Hep telefona çalınca mı cevap verdik? Kesb edemediklerimiz için mi bakamadık bir birimizin gözlerine?
Âdemoğlunun huyu ve tabiatı bozuldukça, ağırlaşıyor bu aheste sualler gönlümde.
Cevabı bizden büyüklerde, şöyle derler eskiler;
Dost sahibi olabilmek için karşındaki insanın biraz yanına sokulmalısın.
Gülü değil nefesinin kokusunu da solumalısın bazen.
O isterse hayatına medar olan sefanı bırakıp sefere çıkacaksın.
O’nun sana verecek ekmeği olmasa da suyunu paylaşacaksın.
Sen konuşurken susturacak, susup O’nu dinleyeceksin edeple.
O konuşurken sen ağzına bakacaksın, yere değil.
Dostunun yediği sana kendi yediğinden bin kat daha hayırlı gelecek.
Ya bunun böyle olduğundan haberi olmayan bu biçare çilekeşe ne demeli?
İhsan ne demek bilir misin?
Hiç gidip umutla baktın mı birisinin gözlerine?
Kaç kere oturup da yalnız yemek yedin ?
Gecenin karanlığı çöktüğünde teklifsiz kaç kişinin kapısını çalabilirsin?
Merhem almaya çıktın mı cebinde bir akçe bile yokken?
Duyamadım ne dedin? Nerden mi?
Neyse lakırdıyı keselim.
Efendim, dost çok narin bir emanet. Kırmadan taşımamız lazım O’nu, yumuşak davranmalı ve iyilik etmeliyiz. Kusurlarını örtmeliyiz, ihanet etmemeliyiz. Yanlışına göz yumamayız ki. Hatasını lisan-ı hal ile söylemeliyiz, istemeden vermeliyiz, vermeden almamalıyız.
Cep telefonları sayesinde birbirimize her vesile ile deve yükü ile yalan söylerken, galiba bunun olması o kadar da kolay değil, ne dersiniz?
Buyurun meydan sizin. Ha bu arada emanetin sahibini karıştırmayalım da.
Fakat unutmayın bu zarif emaneti taşıyacak merkep topal, malum yük zücaciye, yol mu ne yolu?
Belki 50 sene önce bir adabın varlığından söz edilebilirdi.
Elli yıl demişken…
Bu toprakların “dostluk” serüvenine çıkacağı yolun nasıl kaybolduğunumu soruyorsunuz.
Buyurun efendim birlikte mazhar olalım.
60’lar Beatles, çiçek çocukları ve marihuana.
70’ler Pink Floyd ve kanlı sokaklar.
80’ler Zerrin Egeliler, Rambo ve Commodore 64.
90’lar Tarkan, medya ve devalüasyon.
Ve şimdi I Phone…
O kadar çok enstantane, o kadar çok kare var ki aşikare edecek.
Bahsi geçen sözlerin hepsi kendime en güzel cevap, benliğimin şuur kazanması için.
Al işte bir köşe, daha ne istiyorsun, otur yaz yazını.
Kalem senin de nefs kimin…


