• Turchia
  • Arti è Cultura
  • Business
  • Investite
  • upinione
  • Sports
  • Pensamentu è Litteratura
  • Turchestanu
  • Monde
Domenicu, di juli 19, 2026
  • Adelina
Turkey Tribune
  • Turchia
  • Monde
  • Business
  • Travel
  • upinione
  • Turchestanu
Nisun risultatu
View All Resultatu
  • Turchia
  • Monde
  • Business
  • Travel
  • upinione
  • Turchestanu
Nisun risultatu
View All Resultatu
Turkey Tribune
Nisun risultatu
View All Resultatu

Mi Svegliatu Da Un Sognu

TT Türkçe by TT Türkçe
June 4, 2023
in Necip YILDIRIM, Việt
Tempu di Lettura: 13 minuti di lettura
A A

Bir rüya gördüm. Rüyamda, güya rahmetli Turgul Özal'mışım.

Rüya işte; ben kim Özal kim! Ama rüya bu; gördünüz mü görüyorsunuz. Kendinizi havada uçarken görebilirsiniz. Hatta kral da olabilirsiniz. Neden gördüm diyemiyor insan. Ne kural tanıyor, ne hududu var. Kuşları konuşur, insanları balık olur… Bazen karabasan olup ecel teri döktürür: Uyanınca, “Çok şükür rüyaymış” dersiniz. Bazen di "Ah uyanmayaydım da, biraz daha göreydim" dedirtir.

E regule di u sognu ùn sò micca bè cù e regule di u mondu reale. Hè per quessa chì alcune parti di questu vi ponu pare stranu. Chì pudemu fà, hè un sognu ; Gestisce avà.

Ne yalan söyleyeyim; rüyada da olsa, Cumhurbaşkanı olduğum için hafiften havaya girer gibi oldum. Şöyle üçgen vücutlu sporcular gibi, göğüs hafiften kabarık; karşıdan görülmese de, kollar kartal kanadı gibi sadece kendim hissedeceğim kadar bir milim yanlara doğru genişlemiş vaziyette bir bahçede ilerliyorum. Koca Türkiye Cumhuriyetinde cumhurun ​​başı olmayı başarmışım. Kariyerin zirvesi. Demokraside model ülke, NATO'ya üye olabilmiş tek Müslüman devlet, Türk-İslam devletlerinin umudu üstelik. O kadar da olsun canım. Hani anlayacağınız, "Ben geldim" edasıyla yürüyorum yani.

Ömrümde hayatımda görmediğim ağaçlar, çiçekler, böcekler ve kuşlar var bahçede. Bu dünyada gördüğümüz ve bildiğimiz türden değil hiç biri. Bazı ağaçlar hiç yere kök salmamışlar ve sağa sola hareket edebiliyorlardı. Kelebekler, böcekler, arılar ve isminin ne olduğunu bile bilmediğim küçücük varlıklar: Yemek toplamak veya avlanmak için değil; gezintiye çıkmış gibi uçuyorlardı. Kuşlar, birleriyle konuşuyorlardı. Benim kulağımın duyamayacağı bir sesle. Duyamıyordum ama, rüyanın içine girer girmez, o dünyada cari olan tabiat kanunları bir anda sanki ben de oradan biriymişim gibi beynimin içinde kendiliğinden peydahlanıvermişti.

Park mıydı, bahçe miydi, gülistan mıydı, orman mıydı, bilmiyorum. Güneş yoktu. Havanın bulutlu oluşundan değil, rüyadaki dünyanın hiç güneşe ihtiyacı yoktu. Göz ucuyla yukarıya baktım, çok ilerisini göremedim, sisli hava gibiydi. Fakat bahçenin içinde "en ideal" diyebileceğim şekilde aydınlık vardı. Bazı çiçekler, bazı böcekler, bazı ağaçların yaprakları ışık saçıyordu. Hatta bazı kuşların bile tüyleri fosforlu gibiydi.

Mi muviava assai cunfortu è cunfidenza. Dui più persone venenu daretu à mè. Iddi, cum'è mè, avianu abluzioni è eranu presidenti. In tuttu u sognu, mi sentu sempre chì eranu daretu à mè, ma ùn aghju mai capitu quale eranu. Aviu avutu a sensazione di cunniscia sti lochi prima.

Yavaş yavaş, yol üstünde ve yeşilliklerin arasında insanlar görünmeye başladı. Kimsenin kıyafeti, bir diğerine benzemiyordu. Herkes tek kelimeyle "muhteşem" denilebilecek şekilde kıyafetler giymişti. Kıyafetlerin aslında kişilerin karakterini ortaya koyduğunu sonradan anlayacaktım. Hani, "yüz ifadesi" vardır ya, bunu da bir nevi "kıyafet ifadesi" anlayın. Nur yüzlü, itimat telkin eden, öz güveni yerinde… gibi sıfatlar kullanırız ya. Onun gibi.

Nimu era in fretta. Paria ch’elli ci sò stati per mille anni è ci sarianu per uni pochi milla di più. Qualchidunu di elli parlavanu à l'acelli in una manera chì ùn pudia sente. Qualchidunu di elli parlavanu cù e piante o farfalle. Qualchidunu cavalcavanu nantu à animali simili à tigri cù a pelle brillanti. Ci era ancu persone chì ùn anu micca mostratu u minimu precipitu nantu à a so faccia, ma solu volava da un locu à l'altru.

In fatti, ognunu era cuscenti chì no venimu. Tuttavia, prubabilmente ùn anu micca cura perchè pensanu chì ùn era micca u so duvere.

Karşıda ihtişamla duran bir saray göründü. Taş ve mermerden yapılmıştı. Daha evvel bir benzerine hiç rastlamadığım giriftlikte oymalar yapılmıştı. "Bizim dünyamızda böyle bir şey yapabilecek tecnulugia henüz yok, olsa olsa rüyada olur bu enfeslikte bir oyma" diye geçirdim içimden. Saray, belli bir yükseklikten sonra, sisli havayla karışarak semâya yükseliyordu. Rüyadaki tabiat kanunlarına göre; o sis sadece bizler için o alçaklıktaymış, diğer kişiler istidat ve kabiliyetlerine göre daha üst kısımları da görebiliyorlarmış. O sis bir nevi bizim capacità hududumuzu tayin ediyormuş meğer.

Sarayın mihrabı andıran kocaman kapısının önünde, iki muhafız duruyordu. Kapının üstünde, “Mülk Allah'ındır mânâsında; El mülkü lilllah” yazıyordu. Hiçbir silah taşımıyorlardı muhafızlar. Çarşaf gibi dalgasız bir okyanusu andıran simalarından su yüzüne sıçrayan iki balina misali bana doğru bakan o delici bakışları, neden silah taşımadıklarını izah etmeye yetmişti. Bir anda irkildim. Onca yol yürüdük. Rüyadaki dünyada kargaşa, harec ü merec, itişme, kakışma ve keşmekeş olmadığını fark etmiştim. Bir işaret, u so şeyi tayin edebilecek güce sahipti. Huzûr ve sükunet sinmişti a so tarafa. Kendimi, bembeyaz ve tertemiz bir halının tam ortasına fırlatılmış mangal külü gibi hissettim.

I sguardi di i guardiani mi fecenu fremi in u spinu. U mo corpu era pienu d'ansietà chì ùn aghju mai avutu prima in a mo vita.

Muhafızlardan biri sol tarafa baktı. Sol tarafta, ileride ana giriş kapısından nispeten daha küçük bir kapı vardı. O kapının önünde duran tek muhafız içeri girdi. Kapıyı açık bırakmıştı. Aradan bir dakika geçmeden arkasında altı kişiyle zırh kuşanmış biri çıktı. Arkamdakilerin de duyabileceği bir sesle; "Aman Allah'ım, Fatih Sultan Muhammed Han" diye mırıldandım. Arkamdakilerin dehşete düştüklerini, kısa kesilen fısıldanışlarından anlamıştım.

Uludağ üstüme devriliyor sandım. Heybet ve vakârından yüzüne fazla bakamadım. Bize doğru yaklaşınca, gayr-i ihtiyârî gözlerimi yere çevirdim. Rengârenk taşlarla bezenmiş işlemeli zırhından hafif şıkırtı sesi yükseliyordu. Başındaki miğferin tam ortasında bir taş parlıyordu. O rüya taşının rengini size tarif edemeyeceğim. Çünkü o renk bu dünyamızda mevcut değil. U so hangi bir şeyle kıyaslayarak da anlatamadım. Alfabemizde var olmayan bir harf gibi düşünün. “İçeri getirin” dedi ve az evvel çıktığı kapıya doğru ilerledi. Arkasındaki muhafızların işaretiyle, biz de takip ettik. Fatih Sultan Muhammed Han önde, muhafızlar arkasında, biz ise en arkadan olmak üzere içeri girdik.

Pensu chì entremu in un locu cù mobili, porte è finestri, cum'è u nostru. Tuttavia, ci era ancu arburi è fiori in u locu chjamatu "Inside". Solu; Ùn ci era micca uccelli, insetti, vermin luminoso, o qualsiasi altre criatura. Comu si pò imaginà, a parti suprana di stu locu chjamatu Inside ùn era micca visibile per noi per via di a nebbia. Ci era un spaziu in u mezu, è fora di u latu di u spaziu induve avemu intrutu, ci eranu larghe scalini da l'altri trè lati. Era cum'è una specie di arena. A cima di i scalini, i muri è in ogni locu eranu cuparti di ogni tipu di verde. Ùn mi ricordu s'ellu ci era un odore in u mo sognu o micca.

C'era assai ghjente nant'à i scalini, à mezu à u verde. Certi eranu soli, certi eranu in gruppi di dui, trè o più. Paria chì tutti sapianu chì avemu da vene. Ma nimu hà persu a so cumpusizioni quandu avemu intrutu. Ognunu cuntinuò à fà ciò chì era occupatu. Quandu simu ghjunti à mezu à stu locu, chjamatu Dentru, chì era largu quant’è dui campi di football, cù tutti i so passi, i guardiani signalavanu : « Ferma quì ».

Di sicuru, questu hè un sognu, aghju trovu à cunnosce i nomi di tutte e persone quì chì ùn pudia micca avè vistu.

Fatih Sultan Muhammed Han, sırtı bize dönük olduğu Halde; basamaklara doğru ilerlerken “Muhterem Mukaddimûn âzâları, beklenenler huzurlarınızda” dedi ve üçüncü basamağa çıktıktan sonra bize döndü. Gözlerimin içine bakarak "İstanbul'a ne yaptınız" diye sordu.

Mukaddimûn, "eskiler" demekti. Rüyanın gelişinden anladığıma göre; burada takrîbî Kanûnî Sultan Süleyman Han'dan sonraki dönemden kimse bulunmuyormuş. Biz neden buraya gelmiştik! Eskiler olduğuna göre, bir de “yeniler” mi vardı, bu ikisinin ortasında belki bir “ortancalar” da mı vardı; bu dettaglilar âşikâr olmadı rüya boyunca.

Fatih Sultan Muhammed Han'ın suali karşısında, dehşete kapılmıştım. Rüyadaki o zangır zangır titreyişi hatırladıkça şimdi bile irkiliyorum. Koskoca Fatih! Istanbul; çarpık şehirleşme veya trafik problemini merak ettiği için sormayacağı belliydi. "Sualinizi biraz açar mısınız, tam anlamadım" diye sorayım diye düşünüyordum ki; sol çaprazımda alttan dördüncü basamakta oturan biri şu beyti okudu:

Avete pigliatu l'hezar ma l'avete trasfurmatu in una moschea.
Nâkûs yerlerinde okutun ezânları.

Neler olup bittiğini anlayayım derken; sağ taraftaki beşinci basamağın tam ortasında bayrak kırmızısı kaftanıyla bağdaş kuran Kanûnî Sultan Süleyman Han yavaşça ayağa kalktı. Az evvel beyti okuyan Mahmud Abdülbâkî'ye, “Lütuf buyurdunuz şairler sultanı” şeklinde iltifatla teşekkür etti ve ağır ağır birinci basamağa kadar inerken, “Bu beyitle, bütün tebâa-yholımükrümükrümükrümükrümükrümümükrümükrünci yyen olunan beldeler soruluyor size” dedi bana bakarak.

Zihnî bir refleksle, “Taaa 1980 darbesinden sonra Türkiye'ye Cumhurbaşkanı olmuş biriyim, ben kim, yerine kırk tane devlet kurulan koca Osmanlı'daki minareler kim…” diye içimden geçirmişken, Kânûnîş' gelıvera devlet, Kânûnî ęrk tane devlet kurulan koca Osmanlı'daki minareler kim…” ek" dedi bir ses. Kafamı sola çevirince, konuşan kişinin Sultan Sancar olduğunu fark ettim. Hemen yanında oturan Gazneli Mahmud; "Boş yere mi onca cefâya katlanılıp Hint diyârına kadar gidildi" sualini ekledi.

Kabaran göğüsüm içe çökmüştü. Birer milim yanlara açılan kollarım dermansızlaşmış; ellerim kuvvet bulmak üzere tam önümde birbirine kenetlenmişti. Ne tarafa bakacağımı şaşırmış vaziyette, medet ararcasına kafamı karşıya çevirince, Fatih Sultan Muhammed Han'ın bir basamak yukarısında, sağ omzunun hizasında duran Akşemseddin hazretlerine takıldı gözlerim. “Sanayi devrimini ıskaladık, içimizdeki satılmış hainler düşmanla işbirliği yaptılar, düşmanlar bizi grup grup birbirimize düşürdüler, modernleşme…” çerçevesinde karşı argümanlarımı sırayeceaytimımı; Akşemseddin hazretlerinin bana biraz nefes aldıracak bir şeyler diyeceğini tahmin eden Fatih Sultan Muhammed Han sağ elini başının hizasına kadar kaldırdı. “Pek kıymetli Mukaddimûn âzâlarından, kemâl-i hürmetle müsaade istiriham ederek; sizlere sorarım” dedi. Gözlerimi Akşemseddin hazretlerinden ayırmadığımı müşahede eden Fatih, “Sizlere” diyerek kendisine bakmamı temin etti ve “Bütün bunlar oluyorken siz neyle meşguldünüz? Bir arpa varsa; ya gâlip vardır, ya mağlup. Biz neticeye bakalım: Hüsrân, felâket ve hezîmet! Ne anlatırsanız boş” dedi ve bir basamak aşağıda oturan Selahaddin-i Eyyübî'ye baktı.

"Eiu! Kudus'ü soracaklar” diye panikledim biran. Neyse ki epey mahzun görünen Selahaddin-i Eyyübî gözlerini yere dikmiş vaziyette hayıflanırcasına kafasını iki defa salladı. Elinde miğferi, zırhı sırtındaydı. Korku ve endişenin dehşeti yetmiyormuş gibi, bir de hüznün karanlığı çöküvermişti içime.

In questu sognu, i sentimenti penetranu in e persone più veloce è più intensu chì in u nostru mondu. Sè vo appena svegliate, tuttu sarà finitu; ma ciò chì hè pussibule! Hè sicuru chì finiscinu, ma mentre site in questu, vi scurdate chì hè un sognu, questu hè unu; Siconda, ùn pudete micca cuntrullà quandu finisce. Pensate chì andrà per sempre cusì. S'e sapia chì u mondu ch'e era in u sognu era un sognu è ch'ellu finiria prima o dopu, ùn me ne daria micca. Forse mi pizzicheraghju è pruvà à svegliarmi in stu mondu. Venite à vede chì mentre sunniate, site avà sottumessu à e lege naturali di u sognu.

Gür bir ses, "Bütün bunlar cereyân ederken, siz armut mu topluyordunuz" diye haykırdı. Sualin sorulduğu sol tarafıma kafamı çevirirken, karşı basamakların sol hizasında, ortalarda duran Yavuz Sultan Selim Han'ın celallenerek yeşilliklerin ardından öne çıkması dikkatimi öyle celbetti ki; kafamın daha fazla sola dönmesine mâni oldu âdetâ. "Siz bulamadınız mı düşman içinde satılık hain? Siz düşüremediniz mi onları bir birine? Onlar; mefhumlar, ıstılahlar, fikirlerle zihinlerinizi tarumar ederken; sizin elinizi tutan neydi? ” demesi; bir atın şaha kalkışını, bir arslanın kükremesini andırıyordu. Zangırdamaya başlayan kalbim yerinden sökülecekti.

Yavuz Sultan Selim Han'ın sesinin içime uzanıp ödümü koparacak olduğunu fark etmiş olmalı ki; sözü tekrar Kânûnî Sultan Süleyman Han aldı ve “Düşmanın düşmanlık ettiğinden şikâyet etmek ne ahmaklık. Hainin vazifesi hainlik değil de nedir? Şeytandan merhamet mi umuyordunuz yoksa? Kahpesiz devrân mı olurmuş! Mehmed-i Sani hazretleri isabetle tespit buyurdular: Biz neticeye bakalım. Gâliptik, mağlup oldunuz. Hâkimdik, mahkum oldunuz. Sizden önce tarihçileri getirdiler huzura. Onlara da, 'Bizi övmeyi bırakın, siz ne yaptınız hele ondan haber verin. Evvela, maraz tam teşhis edilip hastalık kabul edilecek ki derman bulunsun' denildi. Şimdi size de deniliyor ki; 'En büyük irfan, hatayı kabul etmektir'. Ne buyurursunuz efendim?" diye sordu sol tarafında duran Ebussuud Efendi'ye bakarak.

Ebussuud Efendi söze başladı. "Fahr-i kâinât, hülâsâ-yı mevcûdât, hâtem-in nebiîn, habîb-i Hûdâ, Muhammed Mustafa" der demez, İçeri diye tabir edilen o mekanda ne kadar insan, ne kadar nebâtât varsa, hepsilli alāhız, birâhıdan Muhammed ve alâ âl-i Muhammed” diye salavât getirdiler. O anda, gözle görmediğim başka mahlûkatın da o İçeri denilen mekanda hazır bulunduklarını, çıkan sesin ürperticiliğinden anladım. Ben ve benim arkamdakilerden çıt çıkmamıştı tabi. Vallahi böyle bir âdet olduğunu bilsek biz de herhâlde salavât getirirdik. Bu kadar şeyi anlattığıma göre, şu kadarını da söylesem herhalde bana gülmezsiniz. Sizden ne saklayayım, salevât-ı şerife başladıktan sonra, ortasından lafa dalıp ben de en azından sonuna doğru iştirak etmiş bulunabilirdim. Fakat, korku ve endişe içinde oracıkta dikiliyorken biranda yer gök inlemeye başlayınca, elektrik çarpmış gibi donakalmıştım.

Salavât-ı şerif bitince, Ebussuud Efendi sözünü şöyle devam ettirdi: “…hazretlerinin sünnetine uymadılar. Güzel ahlaktan uzaklaştılar. İlmin olmadığı yerde dînin var olamayacağını unuttular. Bidat ve hurâfelere karşı hassasiyetlerini yitirdiler. Medeniyet binasında tuğlanın kitap olduğunu hatırlayamadılar. Dini; doğrudan Kur'ân-ı Kerimden okumaya kalkmanın kendini peygamberin yerine geçirmek olacağını idrak dahi edemediler. Kendini peygamberin yerine gerçirmekten hâyâ etmeyenlerden âlimlere hürmet beklemek ne derece doğru olur” diye sorarken, sağ üst tarafına bakmış ve susmuştu.

Neyse ki Ebussuud efendi bana doğru değil, etrafındakilere bakıp konuşmuştu. Ayrıca bize hitaben “yaptınız, ettiniz” şeklinde değil de; “yaptılar, ettiler” şeklide bir lisan istifade etmesi biraz olsun nefes aldırmıştı. U so natu…

Ben de, azıcık da olsa rahatlamış olarak, Ebussuud Efendinin baktığı cihete doğru baktım. Basamakların en üst kısımlarından, Yıldırım Beyazıt Han ile Timur Han yan yana; sarmaşık tarzı ince ve uzun dallı çiçeklerin arasından aşağı iniyorlardı. Yıldırım Beyazıt, samimiyet ifadesi olarak, bir elini Timur Han'ın omuzuna koymuştu. Timur Han, "Nasıl olsa" dedi ve iki basamak indikten sonra "Nasıl olsa biz hakikati bulduk, itikadımız düzgün, inșallah cennete gireceğiz diye rahata mı kapıldınız? Düşman kılı kırk yarıp arz ü semâyı didik didik ederken; sizler ilime gerekli alâkâyı göstermediniz ve âlimlerin sözüne kulak asmadınız. Yoksa âlimlerimiz dünyanın dört bir yanına ilim, hikmet, ahlak, marifet ve talebeleriyle ışık saçıyorlardı” derken, eliyle karşı taraftaki en üst basamağa doğru işaret etmişti.

Timur Han'ın işaret ettiği nokta; İçeri denen mekânın en tepesi, sağ ve karşımdaki basamakların birleştiği köşeydi. İki meter kadar üstü sislerle kaplıydı. Köşeden yukarıya doğru küçük basamaklar gördüm. İnsanlar sislerin arasından așağı iniyor veya yukarı çıkıp sislerin içinde kayboluyorlardı. Köşedeki merdivenin bir basamak aşağısında, elinde, bir kısmı aşağı doğru açılmış rulo halinde bir parşömenle Bahaüddin-i Belâgerdân Şâh-ı Nakşibend Hazretleri ve etrafında halka olmuş vaziyette Celad-îândul-îândîânl İmam-ı Gazâli, Hâce Ubeydullah- i Ahrâr gibi mübarek zâtlar vardı. Herkes pür dikkat, elindeki parşömen kağıdına bakıp bir şeyler izah eden Şâh-ı Nakşibend hazretlerini dinliyorlardı. Bizlere tevcih edilen suallerin idrakinde olmaları, yaptıkları mükalemeye mani olmamış gibiydi.

Çok şaşırmıştım. Mesâfe çok uzaktı. O kadar sessizce konuşan birini bu kadar uzak mesafeden nasıl işitebiliyorum diye aklımdan geçirdim. Birden bire şaşkınlığım biraz daha arttı. Zira șu ana kadar her konuşan, benim aklımdan geçirdiğime cevap vermişti. Tam bu sırada, sağ tarafımdaki ağaç, bir dalını bana doğru uzattı. Ağaca dikkatle baktım ve şöyle bir ses işittim; “Çocukken kırdığın dallar ve kopardığın çiçekleri sonra konuşuruz, ancak Ankara'daki yeşilliklere gösterdiğin ihtimamdan dolayı sana teşekkür etmeyi cümle nebâtât adına kendime borç sayıyorum.

U mondu di i sogni hè veramente un locu assai stranu. Tutti quì pare avè a listessa età. Ùn ci hè micca distinzione cum'è vechju-giovane, babbu-figliolu, superiore-subordinatu, forte-debule. Dapoi ch'e sò intrutu in stu locu chjamatu "Inside", ùn aghju micca avutu l'uppurtunità di piantà per un mumentu. Aghju intesu l'arburu chì parlava in a mo testa. Aghju nutatu queste in quellu mumentu. Aghju apprufittatu di u fattu chì nimu hà dettu nunda, o piuttostu dumandatu nunda, è fighjulava intornu. Quellu chì aghju guardatu cù cura, u pudia sente parlà. Puderaghju intesu a ghjente chì parlava l’una cù l’altra, chì parlava cù l’arburu, ancu parlà à qualchissia luntanu cù l’ochji chjusi. Ùn mi pigliò tantu à fighjulà intornu.

"Bugünlük ancora. Götürün" di Fatih Sultan Muhammed Han. Muhafızlar kapıya doğru yürüdüler. En sonuncusu "Bizi takip edin" manasında gözlerimin içine baktı. Arkalarından yürüdük. Girdiğimiz kapıdan değil, başka bir kapıdan girdik. Girdiğimiz kapı, ucu bucağı görünmeyen bir koridora açılıyordu. Koridorda sağlı sollu demir kapılar vardı. Sağdan dördüncü kapının önüne geldiğimizde, beni içeri buyur ettiler. Türk Hamamına benzer, u so tarafı taş, tek pencereli bir odaydı. Muhafızlardan biri, tek kişilik, nohut renkli taştan yatağa işaret etti. Yatağa uzandım. Başımda dikilmiş, gözlerimi kapatıp uyumamı bekliyordu. Gözlerimi kapatıp uyudum.

* * *

Gözlerimi açınca, bu garip rüya nihayete ermeşti. Hemen yatağımın yanındaki akıllı telefonuma uzandım. Una volta Facebook'a girdim. "Ne düşünüyorsun, Ahmed Necip Bey?" diye soruyordu. "Bırak şimdi ne düşündüğümü" dedim. Onun hemen altında; "Tanıyor olabileceğiniz kişiler" dedi. "Şu an hiç kimseyi tanımak istemiyorum, olur mu Facebook kardeş?" dedim içimden. Başparmağımla hızlı hızlı aşağı doğru kaydırdım milletin paylaşımlarını. Biri ağaçtan armut koparırken selfi çekmişti. Bir başkası profil fotoğrafını güncellemişti. Kafedeki kızları keser gibi hasin hasin bakan bir fotoğraftı. Onun altında; bir lise öğretmeni, dereceye giren öğrencilerine ödüllerini verirken çektirdiği fotoğrafı paylaşmıştı. Sağında bir oğlan, solunda bir kız öğrenci. Üçü de tebessüm ediyorlardı.

"Oh...!" diye içimi çektim. İinternete bağlanmış ve sanal âlemle irtibatı kurmuşluğun huzurunu yaşıyordum. Biraz kendime gelmiştim. Gözlerimi tavana diktim. "Rüyaydı, geçti çok şükür" dedim. Sonra şöyle bir düşününce; hatırladım: Rüyamın sonunda da uyuyakalmıştım! "Acaba șuanda rüyamın içindeki rüyanın içinde miyim?" sorusu geldi aklıma. Kafam karışacak oldu. "En iyisi unutayım bu rüyayı" dedim. Kalktım, yüzümü yıkamak üzere lavaboya gittim.

Post Previous

Vechjaia

Next Post

Gülün Adı: Kitap İçinde Kitap - Umberto Eco Üzerine bir Deneme

TT Türkçe

TT Türkçe

Next Post
Gülün Adı ve Umberto Eco Üzerine bir Deneme - Ahmed Necip YILDIRIM

Gülün Adı: Kitap İçinde Kitap - Umberto Eco Üzerine bir Deneme

Per piacè purtellu per unisce à discussione

Diventate un Columnist !

Sparte a vostra voce nantu à TT

  • Turchia
  • Arti è Cultura
  • Business
  • Investite
  • upinione
  • Sports
  • Pensamentu è Litteratura
  • Turchestanu
  • Monde
Turkey Tribune

© 2026 Turkey Tribune. Tutti i diritti riservati

Turkey Tribune - A Voce Internaziunale di a Turchia

  • Nantu à noi - CHG
  • li dittagli
  • Cuntatta ci
  • publicità
  • Scrive per noi
  • Libri Gratuiti

Follow Us

Benvenuta di ritornu!

Entra in u vostru contu quì sottu

Password dimenticata?

Ritruvà a vostra password

Scrivite u vostru nome d'utilizatore o l'indirizzu email per resettà a vostra password.

Log In
Nisun risultatu
View All Resultatu
  • Turchia
  • Arti è Cultura
  • Business
  • Investite
  • upinione
  • Sports
  • Pensamentu è Litteratura
  • Turchestanu
  • Monde

© 2026 Turkey Tribune. Tutti i diritti riservati

U vostru testu