• Kalkun
  • Kunst og kultur
  • Investere
  • Mening
  • Sports
  • Tanke og litteratur
  • Turkestan
  • Verden
Onsdag, juni 3, 2026
  • Login
Tyrkia Tribune
  • Kalkun
  • Verden
  • Reise
  • Mening
  • Turkestan
Inget resultat
Vis alt resultat
  • Kalkun
  • Verden
  • Reise
  • Mening
  • Turkestan
Inget resultat
Vis alt resultat
Tyrkia Tribune
Inget resultat
Vis alt resultat

Mann med usikker fødselsdato

Ragıp KARADAYI by Ragıp KARADAYI
Juni 4, 2023
in Türkçe
Lesetid: 7 minutter lest
A A

Kıymetli kardeşlerime karşılaştığım enteresan hadiseleri anlatabilmeyi söz vermiştim. O günden beri de hep düşünüp duruyordum, işe neresinden başlayayım diye? Nihayet kararımı verdim. Ønce köyümden, sonra mektep hayatımdan ta film setlerine kadar uzanan yaşadıklarımdan bahsedeceğim bu köşeden...

1953 senesinde Erzurum'un kervan geçmez, kuş konmaz bir dağ köyünde dünyaya gelmişim. Doğum günümü anneme, babama ve diğer yakınlarıma sorduğumda tam sağlıklı malumat alamadım, ne yaptıysam bir türlü öğrenemedim. "Var det vår, høst, Koça, Güçlük eller Zemheri?" De sa og talte alle årstidene og månedene, men de kunne ikke nevne en dato de var sikre på.

Jeg begynte på barneskolen i landsbyen der faren min var imam. Det var en hendelse jeg aldri vil glemme. Jeg går i andre klasse på barneskolen.

Vi la de lange vinterdagene bak oss. Vi nøt også våren som vi hadde ventet på med lengsel. Snøen smeltet ved å danne krystalldråper, bekker og bekker var full av fossefall, og de endeløse engene var dekket med gule maiblomster. En nyhet; “gi var…” Vi skulle møte skolen i nabolandsbyen på et sted som heter Karagöl og utvikle våre følelser og følelser av vennskap, brorskap og vennskap.

Vi forberedte oss på denne dagen i flere dager. Mødrene våre kokte kete, bakverk, boller og kokte egg. Vi hadde gått i grupper med matbuntene våre i hendene siden morgenen. De bratte geitestiene vi snublet over forsvant noen ganger i flomsprekker, noen ganger fortsatte de gjennom frodige grønne enger. Guiden vår var onkel Ali, landsbyens vakt. Noen ganger gikk vi i skyggen av en bomullssky, noen ganger under solen som skjøt sine gule piler mot oss med all sin styrke. Vi var vant til dette livet, det virket ikke vanskelig i det hele tatt. Hvis det ikke var for den lette brisen, ville vi vært gjennomvåte av svette. Fra den røykfylte himmelen, som lignet en endeløs lilla kuppel, ble fuglekvitter, som minner om de siste evighetens timer, blandet med barnestemmer og ekko i motbakkene. Selv om vi følte oss rastløse, var vi veldig slitne. Bunten på skulderen min ble tyngre og tyngre. Til meg selv:

“Jeg skulle ønske vi kunne hvile litt” Jeg sa.

Selv om jeg sa det veldig stille, må klasselæreren min ha hørt det fordi hun smilte og det muntre ansiktet hennes under det oliven, krøllete håret ble rosa:

– Hva er det Ragip, er du sliten? spurte han.
–!!!
Jeg kunne ikke uttrykke min tretthet overfor denne unge læreren, som jeg elsket og respekterte veldig mye, og som bar ansvaret til så mange elever. Jeg bøyde hodet.

- «Biraz daha gayret! Tepenin başına bir çıkalım, oradan öte Karagöl'e kadar yol düzdür, yeniş, yokuş yoktur," sa han.

Saati tam bilmiyorum, bir müddet daha yokuş yukarı tırmandık. Trabzon lastiklerimin altında ezilen kar çiçekleri, çiğdemler içimi acıtsa da yürüyeceğim bir başka yol yoktu. Düşmemek, uçurumlardan yuvarlanmamak için tutunduğum çalılar, ayaklarımın bastığı yerden kopan irili ufaklı taşlar, kesek kesek topraklar dere aşağı yarışırcasıdenına yuvarlanırcasıdenına yuvarlanırcasıdenınıkener se korkularından olsa gerek, sağa sola kaçışıyordu.

Da han kom til en veldig stor stein, glemte ikke læreren min og sa, med henvisning til meg:

- "Her er kickeren, folkens!" sa han.

Dağların tepelerinde hâlâ kar vardı. Aşağılara indikçe alaca karlılık yerini zümrüt yeşili çayırlara bırakıyordu. Eriyen kar suları küçük menderesler çizerek derelere, onlarda daha aşağılarda birleşerek çaya dönüşüyordu. Durmadan esen bahar rüzgârının savurduğu sarı mayıs çiçekleri, kekireler, lâle, yaban haşhaşları, gelincikler ve uzayıp giden ekin tarlaları, derin bir fısıltı içinde bir fısıltı ğdalu ıngalu. Ürkek gözlerle hocama bakıp hemen bir kayanın üzerine çöktüm. Taşın kalın pürüzlü gövdesine arkamı dayadım. Beni gjøren çocuklar da çömeldiler. Yanımdakine:

- "Hei, Aziz!"
- "Ne var?"
- "Er det Id som sees under den motstående tåken?"

Aziz var min skrivebordskamerat. Dekker solen med hånden og myser øynene "neresi" Så svarte hans onkels sønn, Yahya, på en langsom og selvsikker måte:

- «Ragıp, bana sor. Memet dadaşımla herk etmeye çok gelmişimdir. Buradan böyle hep dumalı gjørünür, orası İd… İd…”

- «Niçin sisli? Çok mu uzak?"

- "Selvfølgelig er det langt!"
- «Nerden biliyorsun?»
- “18 Martta babamla birlikte İd’in kurtuluşuna gitmiştik. Güreş vardı. Bardız’lı Nizam pehlivan, Cücürüs’lü Abbas pehlivan gelmişti. Onlar için gitmiştik. Atın terkisinde olsam da çok yorulmuştum, kıçım yara olmuştu..."
Yahya'nın öyle demesine elimizde olmadan gülüştük. O da kızdı haklı olarak:
- "Hva skjer, hva sa vi, du takler det ikke..."

Jeg så at jeg prøvde å avlede ordene som ville forårsake unødvendig harme. Peker på hullene som jeg ikke var klar over før da:

- “Hei çocuklar bunlar da ne? Bu çukurları da kim kazmış, bizim köylüler mi?”

- "Hær!"

- "Ja nei?..."

Yahya ristet på hodet. Sakte, som om du sa noe hemmelig:

- «Burası mevzidir. Osmanlı dedelerimizle Urusların harp ettiği yerdir," sa han. Jeg klarte ikke å la være å ta meg sammen og spurte ikke om noe annet. Saken var allerede avsluttet uten ytterligere diskusjon.

Serin bir rüzgâr, çiçek kokan baharın fısıltısını çoğaltarak esiyor, yanı başımızdaki koyu yeşil bir şemsiye gibi açılan süpürge otlarını tiru tir titretiyord. Köyümüzün bu yalçın ufuklu, bu boş, bu kayalık, bir tarafı, Karagöl’e giden bu ıssız yol, eskiden mevziymiş, birçok asker kemiklerinin, boş kovanların çıktığiını herkes; maalesef ben tesadüfen öğrenmiş oldum.

Som sagt ble jeg født i en liten landsby, og sov i et bortgjemt, hemmelig hjørne av landet. Jeg vokste opp med å lytte til de triste historiene om hvordan vi forlot vårt tusen år gamle forfedres hjemland og migrerte fra undertrykkelsen av den russiske okkupasjonen og armenske banditter. Jeg vet ikke om det er derfor jeg er så interessert i å forske på og skrive om historiske hendelser.

Arkadaşımın dedesi Halit Paşanın çavuşlarındanmış, bu mevzilerde nasıl mücadele ettiklerini anlattı. Atalarımızın dramları canımı acıtmış olmalı ki gözlerim boncuk boncuk yaş doldu. Herkes de hüzünlenmişti. Bu hislerle kalkıp mevzileri dolaştık. Sanki muharebe yıllarını yeniden yaşıyormuş gibiydik. Askeri elbise düğmeleri, delik deşik olmuş aluminyum mataralar, kırık testiler, iyice paslanmış ne olduğu anlaşılmayan demir parçaları, boş mermi kovanları, sağa sola rastgele serpiştirilmiş gibiydi. Bir kısmı toprağa saplanmış bu harpe kalıntılarının yanında yalnız ucu dışarıda olan sivri bir kurşun gördüm. Eğilip almak istedim, saplandığı yerden çıkaramadım. Kuru bir dal parçasıyla etrafını kazıdım. Biraz daha zorlayınca hiç bozulmamış bir şarjör mermi çıkıverdi. Toprak bulaşıklarını temizlerken arkadaşlarımdan bir kaç kişi de yanıma geldi. Çakımetlerin Yahya:

- "Se Ragıp, det du fant er en Urus-kule."

- «Nerden biliyorsun?»

Han tok en tom patron fra lommen:

- “Iyice bak, Osmanlı kovanları böyle. Gövdeyle taban aynı kalınlıkta. Yalnız birleşme yerinde halka şeklinde bir çukurluk var. Rus kovanları da bulduğun şekilde. Fişeğin tabanı daha geniş. Osmanlı fişekleriyle Urus fişekleri arasındaki en mühim bir fark da; tabanlarındaki yazılardır. Çok rahat okunuyor, dikatlice bak görürsün. Urus kovanlarında, bizim şimdiki kitablarımızda olanlara benzer harfler var, Osmanlı kovanlarının tabanındaysa Kur'an-i kerim harflerine benzer yazılar... Bana da Memmed dadaşım göstermişında, ikisi bukrasti.
- «Him, evet, bayağı farklı. Tamam anladım."

Hva gjorde vi med dem? Vi har vist et utrolig eksempel på uvitenhet. Vi antente en brann med børsteveden vi samlet fra venstre og høyre og kastet disse originale kulene inn i flammene. Vi så dem eksplodere, den ene etter den andre, som spratt mais. Allahu ta'ala beskyttet oss fra en stor katastrofe. Nå som jeg tenker på det får jeg gåsehud.

Günümüz çok keyifli, eğlenceli geçmişti. Şiirler, okumuş, yarışmalar yapmış, yiyip içip yeni arkadaşlar edinmiştik. Vaktin nasıl geçtiğini hiç anlayamadım. Yeni edindiğimiz arkadaşlarımızdan ayrılmamız da kolay olmadı. En kısa zamanda tekrar buluşmanın sözünü alarak vedalaştık. Neşeyle eve gittiğimde annemin, babamın çok üzgün olduğunu gördüm. Neler olup bittiğini pek merak ediyor, kimseye de bir şey soramıyordum. Hani derler ja; “sevinci kursağında kalma...” Det skjedde med meg også. Så lærte jeg det. Da vi dro på landet den dagen, kom en inspektør til landsbyen. Min far også; «gjesten skal ikke stå alene» det "hoş geldin" demek ve yemeye davet etmek için yanına gitmiş. Başında namaz takkesi varmış. Adam onu ​​görünce küplere binmiş, bağırmış, çağırmış, çocuk azarlar gibi hakaretler etmiş:

"O başındaki ne, o başındaki ne?" diye alabildiğine bağırmasını komşular galle duymuş. Herkes korkusundan sinmiş, bir şey diyememiş. Babama fırsat vermemiş ki köyün imamı olduğunu, camiye gitmeye hazırlandığını anlatsın. Hemen tutanak tutmuş.

"La meg ringe deg til politistasjonen i morgen og se!" Han truet og dro uten å spise eller drikke. Moren min gråter, faren min er hjelpeløs. Hva lærerne hørte. De tok igjen kontrolløren og fikk ham til å rive opp klagebegjæringen i hånden. Min far og mor glemte aldri den fornærmelsen, og selvfølgelig jeg også...

Çocuk aklımla uzun zaman düşündüm. Bir dağ köyünde, ilköğretim müfettişinin köyün ileri gelen birine, imamına hakaret etmeye, tehditler savurmaya, azarlamaya ne hakkı olabilirdi? Har du lyst til å gjøre det? Eğitim-öğretim problemlerini çözmekle vazifeli bu devlet memuru, imamın işine karışmaya kendi kendine nasıl bir vazife çıkarabilyordu, bu nasıl bir ruh haliydi? Aklımın alamadığı bu suallerin bugün galle cevabını bulmuş değilim. Daha neler neler?

Sonra ben de okudum, milli eğitimde müfettiş oldum. Hep bu hadise aklıma gelir. Çocukluğumda babama hakaret eden adamın mesleği mesleğim olmuştu lakin ben o adama hiç benzemiyordum, hiç benzemeyecektim de… İçinden çıktığı topluma tepeden bakan biri olmaaptın gele için ylim ylim.

Hâlâ çözemediğim, mantıki bir mana veremediğim o hadiseyi ve bende oluşturduğu travmayı unutamıyorum. Şimdi soruyorum: Siz olsaydınız bu Adama ne yapardınız?

Det som følger, om Gud vil, er en eksemplarisk historie om hvordan vi leser under kalde vinterforhold...

Bli betrodd til Allahu ta'ala.

 

Tags: Ragıp KARADAYI
Forrige innlegg

Kadirov IŞİD'e meydan okudu

Neste innlegg

Şâirin Sopası

Ragıp KARADAYI

Ragıp KARADAYI

Neste innlegg

Şâirin Sopası

Vær så snill Logg inn å bli med i diskusjonen

Bli spaltist!

Del stemmen din på TT

  • Kalkun
  • Kunst og kultur
  • Investere
  • Mening
  • Sports
  • Tanke og litteratur
  • Turkestan
  • Verden
Tyrkia Tribune

© 2026 Turkey Tribune. Alle rettigheter forbeholdt.

Turkey Tribune - Tyrkias internasjonale stemme

  • Hvem er vi
  • Personvernerklæring
  • Kontakt oss
  • Annonser
  • Skriv For oss
  • Gratis bøker

Følg oss

Velkommen tilbake!

Logg inn på kontoen din nedenfor

Glemt passord?

Hent passordet ditt

Skriv inn brukernavnet eller e-postadressen din for å tilbakestille passordet ditt.

Logg Inn
Inget resultat
Vis alt resultat
  • Kalkun
  • Kunst og kultur
  • Investere
  • Mening
  • Sports
  • Tanke og litteratur
  • Turkestan
  • Verden

© 2026 Turkey Tribune. Alle rettigheter forbeholdt.

Teksten din