Aslı Vatansever kunye Meral Gezici Yalçın'Ndiye ndafumanisa ukuba kulungile Sifundisa nasiphi na iSifundo: Ukuguqulwa koMfundi abe nguMsebenzi ongenazakhono ikitabı akademisyenlerin dünyasına bir ışık tutuyor…
Yüzyıllar boyunca diğerlerine göre biraz daha meraklı olan –ve bu yüzden başlarını olur olmaz yerlerde, türlü türlü biçimlerde belaya sokan- kimi insanlar neden bazılarımızın elindeımımımımımımımıuzımımımımıu old, ız pek pek azla yetinmek zorunda kalırken küçük bir kısmızın çok çok, ama pek çoka sahip olduğunu, bu arada ciddi bir çoğunluğun elinde de kaybedilecek zincirlerinden başka bir şeyin kalmadığını merak ettiler, bu tarihsel olgunun nasılı, niçini üzerine kafa yorduları. Tartışmanın temelinde ne şekilde oluştuğu, kökeninin nerelere dayandığı hayli şüpheli bir mülkiyet kavramı vardı (bu, çalışarak olabiliyordu mesela, fakat kılıç gücüyle, zora başhumağı yavulara, zora başhumağı yavulara, zora başhurılı şırılı le gönül rızasıyla tapınaklara, rahiplere de taşınabiliyordu eldeki-avuçtaki; galiba bir üretenler vardı, bir de üretilenle ne yapılacağına karar verenler ve esasında müthiş farklı büyüklükteki bu iki küme çok nadiren kesişiyordu).[1] Mülkiyet kavramının yanısıra başka bir kavram, satış kavramı da sahne aldı. Buğday verilip karşılığında hayvan postu da takas edilse, pazar yerinde sikke ile, dinarla da yapılsa, elektronik ortamda bilgisayar ekranından göz kırpan birtakım değerler aracılçekıkıms da yapılsağı ileşılıkım zarılıkım izıl mekanizma büyük ölçüde benzer, ana mantık neredeyse aynı idi: “Sende olmayanı , benim olanı istiyorsan satın alacaksın!” (bu, tabii kavgasız-gürültüsüz seçenek: itiraf etmeliyiz ki, iki ayağımızın üzerine dikilmeyi becerdiğimiz çağlardan beri çoğunlukla savaşı tercih ettik).
Kaç bin yıllık insanlık tarihinin iktisadi cephesinin özetini bi-iznillahi teala böylece bir paragrafta tamam ettikten sonra da önemli bir tartışmadır), “satış” temasından hareketle esas konumuza yönelebiliriz . Hoşlansak da, hoşlanmasak da, alkış tutsak da, karşı dursak da dünyamız –en başından beri değilse de, hayli uzun zamandır yukarıda sözünü ettiğim mülkiyet, satınizış ankili aslamı bir değeri olmayan, ama müthiş bir sembolizasyon olan paranın etrafında dönmektedir. (Neredeyse) her şeyin satışı mümkündür, [2] fakat üç şeyin, sıralamam gerekirse sağlığın, eğitimin ve adaletin satışı bana her zaman sorunlu görünmüştür. Elbette ki doktor da akşam indiğinde evine ekmek götürmek zorundadır, öğretmenin de ay sonunda faturalarını ödemesi gerekir ya da avukatın çocuğunun okul ücreti halli şart bir meseledirk, yima kriterlerin işlemesi gerekebilir.

Teori...
Türkiye’de eğitim üzerine yapılan çalışmalar söz konusu olduğunda genellikle tutulan yol, araştırmanın eldeki konuyla ilgili olduğu düşünülen belirli sayıda ızmeleıs ile yapılan ışıkurıs ile yapılan şışımık laşılan bulgunun bol tablolu, bol istatistiki verili bir sunumla okuyucusuna/dinleyicisine ulaştırılmasıdır. Sayılabilir, niceliksel olana yönelik, kantitatif bir tercihtir bu, dolayısıyla niteliksel, kalitatif olanı büyük ölçüde göz ardı etmesi doğal bir sonuçtur. Okullaşma oranlarına bakılır mesela ya da belli yaş gruplarının öncelikleri sorulabilir. Üniversite düzeyinde hangi bölüm mezunlarının mesleki anlamda hangi sektörlere yöneldikleri araştırılır veya diyelim lise öğrencilerinin matematik, fizik vs. OECD ortalamasına göre ne ifade ettiği incelenir (faydasız da değildir bu çalışmalar: sözgelimi, kuruluşunun üzerinden on yıllar geçmesine rağmen kütüphanesi olmayan üniversiteler araştırılsa, planız-programsız açıldığı için her sene lmeyen bölümler testpit edilse, kaç gencin yeterli beslenerek, ertesi gün ne yiyeceğini düşünmeden derslerine girdiğine bakılsa ilgi çekici olur kanımca).
Aslı Vatansever ve Meral Gezici Yalçın araştırmanın bu boyutunu, “saha” kısmını ihmal etmemekle birlikte, meseleye öncelikle kuramsal açıdan yaklaşarak bir teorik çerçeve, o çerçilarımını Umfanekiso okwiphepha 5] bu arada da sıklıkla bakılan öğrenci veya eğitim kurumu yerine sürecin başka bir parçasına, akademisyene odaklanıyorlar.
Getirdikleri perspektif dünya ölçeğinde de görece yakın tarihli sayılabilecek, Türkiye'de ise yeni yeni gündeme gelmeye başlayan prekarya literatürü ve prekarizasyon tartışması. İngilizcede “belirsiz, muğlak,” bu arada bizim için önemli olan manasıyla “güvencesiz” anlamına gelen ingozi Siyisebenzisa ngendlela efanayo kwisiTurkey nesichazi i-proletariat kelimelerinin birleşmesinden meydana gelen bir ifade prekarya. Yazarlar itapta özellikle “Giriş” ve “Hiçleşmenin Sistemik Arka Planı” başlıklı bölümlerde konuya dair elde varolan malzemeyi, temel argümanları yetkin bir biçimde özetliyorlar.[6] Kafamızın iyice netleşmesi için mevzunun uzmanına, onun tanımına başvuralım: ukwenzeka kwangaphambili (prekerleşme, güvencesizleşme) diyor Aslı Vatansever “emeğin, iş piyasalarının acımasız rekabet koşullarında her an sistemin dışına itilme korkusundan dolayı, haklarının çineğnesımımımımımımınımımınımınımınımınımınımınımının vesinımısımın çiğnesımımın çiğnesımımın vesine, rüyü içselleştirmeye razı gelecek derecede sindirilmesi sürecidir” (A. Vatansever, “Prekarya Geceleri. 21. Yüzyıl Dünyasında Geleceği Olmayan Beyaz Yakalıların Rüyası,” EUL Journal of Social Sciences (IV:II), Disemba 2013, iphe. 1-20). Ngobume bayo, ingcamango inxulumene kakhulu nee-subclasses, kunye ugcine umkhosi (işgücü yedeği ordusu) mantığıyla kolaylıkla yeri dolduulabileceği düşünülen –ve doldulan!-vasıfsız emekçilerle, örneğin kadınlar, servis sektörü çalışöçanlarıdek man za,şanlarıde ya,şişanlarıde ya,şişanlarızış çalışanlarıde yazıl görülüyor ki kapitalizmin belki de yeni bir aşamaya geçmesiyle, neoliberal saldırının yoğunlaşmasıyla vasıflı emek de yavaş yavaş , kademe kademe güvencesizleşiyor. İşte Vatansever ve Gezici Yalçın'ın söylediği (her ne kadar umutsuzca reddetmeye çabalasa da) akademinin de bu sürecin bir parçası olduğu, hatta yi-belki de kendisine bilgi üzerinden atfedilen kesiryi dolanyen kesiryiğı olduğuğuğuğuğuğuğu üzerinden atfedilen kesiryi dolan önemyem yenemyem yenemyem yenemyem.
Ndiyayenza...
Yazarlarımız araştırmalarının kuramsal çatısını oluşturduktan sonra yavaş yavaş tümü n kıdemli profesöre kadar uzan geniş bir mesleki yelpazede yer alan akademisyenlerle yaptıkları yüz yüze görüşmelerden elde ettikleri bulguları yorumlamaya yöneliyorlar. Bu kişilerin dile getirdikleri/şahitlikleri de çarpıcı, oradan hareket ederek Vatansever-Gezici Yalçın ikilisinin vardıkları sonuçlar da…
Yukarıda hayli basit bir tanıma başvurarak eğitim için varolan bilginin aktarılması ve yeni bilginin üretilmesi süreci demiştik, iki yazarımıza göre vakıf üniversitelerinin çoğunları dahası bunlar ne amaçlanıyor ne de önemseniyor. Üniversite yönetimi (ki, burada mütevelli heyetleri öne çıkıyor, rektörler ya da dekanlar genelde üst makamlardan tebliğ edileni uygulayan memurlar konumunda) ukusuka ekubeni yiyunivesithi ziyade “şirketleşme” ile ilgili, bunun doğal bir sonucu olarak öğrenci ve öğrenci aileleri “müşteri” olarak algılanıyor ve bu sakat mantık zincirinin sonu da kaçınılmaz olaraknsi "müşteri" olarak algılanıyor ve bu sakat mantık zincirinin sonu da kaçınılmaz olaraknsi "müşteri" i-dir. Lütfen veresiye teklif etmeyiniz.” Resmin diğer tarafında, birçok öğrenci için de esas olay mümkün olduğunca zahmetsiz elde edilecek bir diploma, özgeçmişe eklenecek birkaç satır, gereği halinde ortaya atılacak bir kartvitike. Aslı Vatansever'in bir röportajdaki vurucu ifadesiyle "Verdiğimiz diplomalar üzerine basılı oldukları kağıttan daha değersiz."
Diğer bir sorunlu nokta da şu: azınlıkta olan, ama yüksek standartlarla, global ölçekteki hedeflerle yola çıkan sınırlı sayıdaki kimi üniversite de zaman içinde kendi başlangıç noktalarımluğunuz noktalarımluğuz noktalarından noktalarından –hatta bazen en kötü örnekeri taklide yeltenerek- seviyesini, kalitesini aşağıya çekiyor . Ekonomideki Gresham kanununun değişik bir versiyonu adeta: “Kötü üniversite iyi üniversiteyi kovuyor, kendine benzetiyor.”[7]
Genel tablo böyle olunca arada kalan akademisyen iyice zor bir duruma, çoğu kez acıklı bir hale düşüyor. Kitaptan bazı örnekleri hatırlarsak, bilimsel anlamda ses getirecek, ciddi bir proje önerisini gündeme taşımaya çalışan bilimadamına bunun yerine becerebilirse üniversiteye on öğrenci çekdenin kazanacağı fısıldanıyor. Ya da bir talihlinin üzerine kesinlikle uzmanlığı olmayan bir ders kalabiliyor icabında bir ay çalışıp o dersi verebileceği, veremezse kendisinde bir sorun, bir yetersizlik olduğu ima edilerek. Bu arada, başlangıçta verilen sözler tutulmuyor, sözleşmeye konulan maddelere riayet edilmiyor, ders yükü hadsiz arttırılıyor, maaşlar ödenmiyor, sigortalar yatırılmıyor vesaiyor. Üstüne üstlük, biraz hakkını aramaya niyetlenen, “Bu işte bir yanlışlık var sanki” deme cüretini gösteren birey doğrudan meslektaşları tarafından kınanıyor, yalnızılıdılıdılıdılıdılıdılıdılısılıyılıyılılısılısılılılıdılıdılılıdılılıdılılılıdılılıdılıdılısılıkılıkılıdılıdılıdılıdılıkılıdılıkılıdılıdılıdılılılıdılıdılılıdılılıdılılılılıdılılılılıdılıdılık kazılıyor. Bir tür “Şu güzel ortamı bozuyorsun” havası… Bu koşullar ve kitapta ayrıntılandırılan benzerleri altında, akademisyenlerin ciddi bölümünün tercihi notu bol, öğrenciyi zorlamatida, elinden, elinden, elinden yi oynamak. Bilgi üretimi de çok büyük bir sorun teşkil etmiyor haliyle: neredeyse önceden anlaşılmış üçüncü sınıf dergilere makale yollamak, dostun-akrabanın-hocanın kotardığıy20lışın yarışılı yarışılığı yarışılığı yarışılığı yarışılığı yarışılığı yarışılığı yarışılığı yarışılığı yarışılığı yarışılığı yarışılığı yarışılığı yarışılığı yarışılığı yarılışılığı yarışılığı yarışılığı yarılışılığı yarışılmık kitabı “genişletilmiş yeni basım” notuyla yayımlamak, tek makalede toparlanabilecek konuyu üçe -beşe bölerek “akademik yükseltme kriterleri”ni sağlamak pek zor olmuyor.
Bu bölümü bitirirken bir ekleme yapmalı, bir “hakkı teslim etmeli”: doğrudur, uzun süredir Batı dünyası üniversitelerinden yola çıkılarak tüm yerküreyophando yunivesithi (araştırma üniversitesi) mantığı ile veya Avrupa Birliği bilmem kaçıncı çerçeve planı adı altında akademinin enerjisinin –öyle felsefeye, sosyolojiye, tarihe, edebiyata filan değil-domininel-ekonominel-economicisme altı çizildi, bu eklemlenme sürecinin eleştirisi getirildi. Vatansever ve Gezici Yalçın’ın kritiği bu dahi değil!
"Akademik Mitler" kunye neMezarlıktan Geçerken Islık Çalmak
Ukwenzela mna "Ne Ders Olsa Veririz" ile getirilen en özgün yaklaşımlardan biri “Akademik Mitler” başlıklı bölümde ifadesini bulan akademi-üniversite-entelektüel ortam güzellemesi ile hesaplaşma gayreti. Önce alt başlıkları sıralayalım, sonra devamını getirelim: “Manevi tatmin,” “Gönüllü çilecilik ve adanmışlık,” “Otonomi,” “Esnek çalışma saatleri ve uzun tatiller,” “Oktle-incitam” ders vermenin hazzı ,” “Akademisyen olmak için doğanlar: 'Başka bir işi asla yapamazmışım!"
Yazarlarımız istisnaların varlığını kabul etmekle birlikte, aslında içinde bulunduğu (çırpındığı?) yanılsama çabası, şahsına meşruiyet yaratma umudu, akademiye ve hayata tutunma gerekçesi arama olduğunu savlıyorlar. Kendine ve çevresine bunları gâh inanarak, gâh pek de inanmaksızın bir akademik amentü gibi tekrarlayan akademisyen neticede en son maddeye, “Ben zaten akademisyen olmak için doğmuşum. İstesem de başka bir şey yapamazmışım” noktasına evriliyor. Öte yandan, bir kuşatılmışlık psikolojisi, öğrenilmiş çaresizlik atmosferi, dönüp dolaşıp “Ne yapacaksın? Yer aynı”ya bağlanan bir ruh hali de söz konusu. Buradan zaman zaman insan dediğimiz varlığın karanlık yüzüne de yol çıkıyor. Almanca kökenli, Türkçede tek bir kelime ile karşılanması pek mümkün olmayan, ama herhalde “başkasının mutsuzluğundan mutluluk çıkartmak” şeklinde tercüme edebileceğimizSchadenfreude kavramı akla geliyor mesela. Diyelim, başka vakıf üniversitelerinde maaşlar düzenli yatmazken sizinkini her ay başında alabildiğinize şükrediyorsunuz, bir sabah aniden karşı eofisinizdeki arkadaşınızı yerinde göremeyin i-incani yakudala da “Dekan Hoca beni tutuyor. Ötekilere olan bana olmaz” babında kendinizi avutuyorsunuz.
Vatansever ve Gezici Yalçın’ın bir diğer tespiti (belki de kitabın en can alıcı tespiti) akademisyenlerin açık bir sınıf yanılgısı, bir tür emek reddi içinde olmaları. Üstte anılan gerekçelere ve büyük ölçüde aldıkları eğitime dayanarak kendilerini farklı bir sosyal sınıf, özellikleri, imtiyazları olan bir grup olarak görmek arzusundalar; galiba sosyal sermayeri (eğitimleri, harcadıkları yıllar vesaire) hakkettiklerini düşündükleri maddi karşılığı bulamayınca bu imaj –bir tür manevi telafi, isikolo jik tatmin gibilivulekins, hakkettiklerini düşündükleri maddi karşılığı bulamayınca bu imaj –bir tür manevi telafi, isikolo jik tatmin gibilivulekins, hakkettiklerini Araştırmacıların yönelttiği, katılımcıların kendilerini akademisyen kimlikleriyle emekçi olarak görüp görmedikleri sorusuna verdikleri yanıtlar kaba bir tasnifle üslupla böyle bir bağlantıyı reddediyor, ikinci grup birtakım benzerlikler olsa da farklılıkların çok daha ağır bastığı kanısında, üçüncü gruptan duyulan ise mahçup bir “Vallahi, biraz düşününce aslında da öyle” yarı kabulü. Ve galiba aralarındaki sosyal bilimciler dahi bugüne dek bu soruyu kendilerine sormamışlar, yaşadıklarını serinkanlılıkla tahlile niyetlenmemişler, aynada kendi gözlerinin içine bakmamışlar.
Akademisyen dayanışması? "Uretimden gelen güç"?!
İki yazarımız verilerini sunduktan, bu veriler üzerinden yorumlarını getirdikten sonra bu boğucu atmosferin ortadan kaldırılması, akademisyenler tarafından umarsızca sahiplenilen sınıfa dair "yanlılılış" ndeki insanı da kemiren kısır döngünün kırılması için –fazla ayrıntıya girmeseler de-bir çözüm önerisi getiriyorlar ve akademisyenlerin kendi aralarında geliştirecekleri mesleki, mesleki olduğu kadar insani dayanışmanın önemine vurgu yapıyorlar. Şüphesiz haklılar, ideal olan bu formül olduğu için bunun tartışmasına girmekte fazla bir mana olmasa gerek, yine de belirtmek şart ki samimiyetle içten içe bu yöne yürüme arzusu olka bayağu olka bayağ.
Öncelikle, akademisyenlerin pek aralarındaki dayanışma ile bilinen bir profesyonel grup olmadığının kabulü gerek. Bu kopukluğun bir yönü, bazen suçlama düzeyinde abartılı derecelere vardırılsa da belli bir haklılık payı olan “fildişi kuleler” tanımlaması, öte yandan sık sık bilimsellik adınınınık adını narak sıkıntılı olabilecek birtakım meselelerden uzak durma eğilimi de yabana atılmamalı (daha önce değindiğimiz sarf edilen emeğin niteliğinin, sınıfsal tanımın şiddetli reddi de bu kapsamda düşünülebilir). Bunların yanısıra, alanın temelinde basitçe ifade edersek “uBen-hayi BEN- bilirim” iddiasının bulunması bireyselliği kuvvetlendiriyor, olası iletişimi sınırlıyor, birlikte hareket etme imkânını ise en alt seviyeye çekiyor. Baskın “İstersen yaparsın, sen diğerlerinden iyisin” söylemi bu bireysellik boyutunu daha da derinleştiriyor. Tüm bu etkenlere, kitapta detaylı şekilde işlenen iş bulma çırpınması (ve bu işi elde tutma gayreti!), sürekli işsizlik korkusu, işyerinde güvensizlik tarzı fanceörügenelüsülek olsa- duvardaki bir tuğla olmak, kuzuların sessizliğine bürünmek.
Şunu da görmemek olmaz: icabı halinde dünyanın öteki ucundaki davalara destek olunuyor, iglobal imza kampanyalarına ateşli biçimde imza konuluyor, uzak diyarlara sefer-i hûmayuksınuzıukınuzındakılı olılı sela kitapta örnek verildiği üzere onlarca meslektaşınız bir gecede nedensiz işten çıkartıldığında) , kimi zaman direkt olarak şahsınız hedefe konulduğunda pek çok durumda ıslık çalarak başka yana bakılabiliyor. Ya da diyelim sosyolojiyle, siyasetle, tarihle, kısası doğrudan toplumsal hareketlerle uğraşıyorsunuz, fakat toplumsal olarak hareketlenmeniz gerektiğinde bilginiz kitabi kalıveriyor; teori sağlam olmasına sağlam da pratik biraz sallantıda gibi. Çağımızın gerçeği (nimeti? laneti?) sanal dünya başka bir âlem: Twitter’da ordular bozuluyor, Facebook’ta fırtınalar estiriliyor, ancak ertesi gün uyandığınınızda bunun günsırık sarımık
Bir-iki kelam da emek sözkonusu olduğunda bolca atıfta bulunulan “üretimden gelen güç” üzerine. Başka alanlarda tartışma çok daha anlamlı gibi: örneğin çiftçisiniz, “Artık şunu üretmiyorum/satmıyorum” dediniz, fabrikadasınız, dişlileri durdurma kararırırırı verdiniz, bikinırı, bişlileri durdurma kararı verdiniz, bilışırı tansever ile Gezici Yalçın'ın hakkıyla gösterdiği üzere üretenin de, ürettirenin de, alıcı konumundakinin de “ürünü” (yani, bilgiyi) fazla umursamadığı bir ortamda nasıl bir gücünüz olabilir, ne dereceye kadar etkili olabilirsiniz ki?
Bu kısmı bir yıllığına Türkiye'de ders vermeyi düşünen, aktaracağım olay dolayısıyla da meslektaşlarınca sıkı sıkıya pazarlık yapması, her şeyi sağlamancılımıkımı ğımımı bir anekdotla bağlayayım.[8] Vaka en öndegelenlerden olmayan, fakat yine de yabana atılmayacak bir vakıf üniversitesinde geçiyor. Genç kuşak bir araştırmacı ile ucu açık olmak üzere bir dönem ders vermesi için anlaşılıyor, dersler başlıyor, gel gör ki ilk ayın sonunda araştırmacının hesabına yapımımürün ihesabına yapımelürü. Sorulduğunda ufak bir aksaklık yaşandığı, bir sonraki ay çift ödeme yapılacağı söyleniyor, iyi niyetli akademisyen yükümlülüklerini yerine getirmeye devam ediyor, ne çare harebında yine henka. Neredeyse dönem sonuna yaklaşılırken yavaş yavaş huylanmaya, ayakları suya ermeye başlayan kahramanımız “üretimden gelen gücünü” kullanmaya karar veriyor ve yönetime maaşları ödenmedinısırınınınınıkınıkınınınınınınınınınınınınınınınınınınınınınınınınık beyan ediyor. Sonrası ise bir şok: vakti gelince dehşetle görüyor ki, artık her nasılsa notlar girilmiş, sistem saat gibi, tıkır tıkır işlemekte. Bu arada, üniversitece mızıkçılık yapan akademisyene kendisiyle daha fazla çalışılmayacağı bildiriliyor, hizmetlerinden dolayı teşekkür ediliyor.
Ndiyacela...
Akademisyenler arasındaki dayanışma duygusunu, daha doğrusu dayanışma duygusunun eksikliğini konuşmuştuk, simdi de cesaretten, hem genel anlamıyla hem de entelektüel cesaret anlamıyla cesaretten bahis yeriçuştuk.
İtiraz edilir mi bilemem, ama gerek yukarıda anılan nedenlerden gerekse başka nedenlerden naşi akademisyenlerin büyük çoğunluğunun fazla cesur olmadığını, orta yolu tercih ederek muhtemmerkılımıkı ı söylemek abartma olmasa gerek. Eleştiri yapılır yapılmasına, hem de bazen en sert, en sivri şekilde, ancak genelde bu kapalı kapılar ardında, ofislerin güvenliğinde, yakın arkadaş çevresinde gerçekleştirilir. Bir başka ironi de şudur: dört akademisyenden beşi üniversite sistemini, sözgelimi YÖK'ü eleştirirken (“O nasıl oluyor??” demeyin, dördü konuşuyordur, tesadüfen oradan geçmekncibüibüibüibüiben belüben bedağu olan belüben beşiğişuyordur. nde o beğenmedikleri sistemin normlarına boyun eğmekten, en bilinen örneğiyle o normlarla doçentlik, profesörlük kovalamaktan geri durmazlar.[9]
Aslı Vatansever'in ve Meral Gezici Yalçın'ın bir yaptıkları, bir de yapmadıkları var. Yaptıkları, netameli bir konuyu hayranlık duyulacak bir cesaretle (yukarıda değindiğim her iki anlamıyla da), doğru olduğuna inandıkları biçimde ortaya koymaları. Yapmadıkları ise “Bu konu bizim akademik ilgi alanımız. Anlatılanlarla uzak, yakın bir alakamız yok; bizler böyle kaygılardan azade üst düzey biliminsanlarıyız” demek.
Onlarınki son zamanlarda duyduğum en öfkeli ve en haklı seslerden biri. Ne yaptıklarını biliyorlar, neyi göze aldıklarının gayet iyi farkındalar.[10] I-Belki ichaza ukunyamalala, i-doğrudan bu ikiyürekli kadına kulak vermeli:
“Görüşmecilerimizin kimlikleri ve bağlı bulundukları bölümler ve kurumlar, bu çalışmada da sözü edilen güvensiz akademik ortam ve işten çıkarılma tehditleri nedeniyle her zaman bizde gizrılı. Günün birinde hepimizin korkmadan ve tehditlere maruz kalmadan fikirlerimizi söyleyebileceğimiz, eleştiri yapabileceğimiz ve deneyimlerimizi paylaşabileceğimiz bir akademik ortam oluşana kadar, şimdilik sademikımık çıkarılma gibi tehditlere açık hale getirmekle yetiniyoruz.
Bu olası riskleri göze alabilmemizin nedeni, elbette ki, her şeyden önce başta da belirttiğimiz sorumluluk duygusudur. Bu, yalnızca akademiye karşı değil, aynı zamanda akademik emeğin metalaşmasının toplumsal yaşam açısından uzun vadeli sonuçlarını öngörebildiğimiz ölçüde, insan toplumlarına duydukrummuzına kardukmuzına kardukmuzına kardukmuzına kardukmuzına bizım Bu nedenle bu çalışmanın yalnızca akademik emeğin sorunlarını dile getirmek ve ‘kendi derdimize yanmak’ için yazılmadığını, i-kapitalizmin yanamhlanje gösterdiği kanserojen büyüme veçreüsımır bikılını nı konu edindiğimizi söylemek isteriz.
İkinci olarak, akademisyenlerin hiçbir iş güvencelerinin olmadığı, her dönem farklı üniversitelerden art arda akademisyen çıkarıldığı br dönemde, yönetimler açısıda indacebik saret edebilmemizin bir diğer nedeni de, hiç kuşkusuz etrafımızda bize destek olan yakınlarımızın olmasıdır. Bizimle aynı vicdani düzlemde bulunan ve bize hem çalışma süresince entelektüel hem de işten çıkarılırsak yaşamsal anlamda ellerinden geldiğince destek olacaklarını hissettiren ailelekürmizeş teştek olacaklarişma Günün birinde böyle endişelerin yaşanmayacağı, ailevi desteklerin de yalnızca duygusal boyutta olmasının yeterli olacağı bir akademik hayatı görebilmeyi diliyoruz” (ss.11-12).
Bitirirken...
Ewe, iminqweno emibini njengoko sigqiba ...
Okokuqala, ndingathanda ukuba incwadi efanayo ibhalelwe iiyunivesithi zikarhulumente, kunye namava apho (umzekelo, umba wabasebenzi) achazwe ngokufanelekileyo kwaye abhalwe phantsi. Ndimele ndivume, andiyiboni le nto inokwenzeka ngenxa yezizathu ezininzi.
Okwesibini, mhlawumbi ngokuchasene noko kulindelwe ngababhali bayo. "Ne Ders Olsa Veririz" hayli okunan, akademik niteliğine rağmen kısa sürede yeni baskı yapan bir kitap oldu. Umulur ki, okuyanlar yürekten, inanarak “Eğitim şart!” diyenlerdir, “Owu, vallahi yüreğimin yağları eridi. Helal olsun kızlara, ne güzel çakmışlar lafları bizim için de” diyen vakıf üniversiteleri çalışanları değil.


