ਅਸਲੀ ਵਤਨਸੇਵr ਅਤੇ Meral Gezici Yalçın'ın birlikte kaleme aldıkları Ne Ders Olsa Veririz: Akademisyenin Vasıfsız İşçiye Dönüşümü kitabı akademisyenlerin dünyasına bir ışık tutuyor…
Yüzyıllar boyunca diğerlerine göre biraz daha meraklı olan –ve bu yüzden başlarını olur olmaz yerlerde, türlü türlü biçimlerde belaya sokan- kimi insanlar neden bazılarımızınızınükıde, old bazılarımızınükını unu, bir kısmımız pek pek azla yetinmek zorunda kalırken küçük bir kısmımızın çok çok, ama pek çoka sahip olduğunu, bu arada ciddi bir çoğunluğun elinde de kaybedilecek zincirlerinden başka bir şeyin kalmadığını merak ettiler, bu tarihsel olgunun nasılı, niçrine ürdini. Tartışmanın temelinde ne şekilde oluştuğu, kökeninin nerelere dayandığı hayli şüpheli bir mülkiyet kavramı vardı (bu, çalışarak olabiliyordu mesela, fakat kılıç gücüraküryadula, bayarbile yahut paylaşılan bir inanç sebebiyle gönül rızasıyla tapınaklara, rahiplere de taşınabiliyordu eldeki-avuçtaki; galiba bir üretenler vardı, bir de üretilenle ne yapılacağına karar verenler ve esasında müthiş farklı büyüklükteki bu iki küme çok nadiren kesişiyordu)।[1] Mülkiyet kavramının yanısıra başka bir kavram, satış kavramı da sahne aldı. Buğday verilip karşılığında hayvan postu da takas edilse, pazar yerinde sikke ile, dinarla da yapılsa, elektronik ortamda bilgisayar ekranından göz kırpan birtakım değerler aracılıdanılıkılıkılekım değerler değerlıdanılıkılıkılı ımsız olarak mekanizma büyük ölçüde benzer, ana mantık neredeyse aynı idi: “Sende olmayanı , benim olanı istiyorsan satın alacaksın!” (bu, tabii kavgasız-gürültüsüz seçenek: itiraf etmeliyiz ki, iki ayağımızın üzerine dikilmeyi becerdiğimiz çağlardan beri çoğunlukla savaşı tercih ettik)।
Kaç bin yıllık insanlık tarihinin iktisadi cephesinin özetini bi-iznillahi teala böylece bir paragrafta tamam ettikten sonra (ki, iktisadın diyelim toplumdan, siyasetten veya kültünılıplarin dairinya dairinya. ayrılamayacağı da önemli bir tartışmadır), “satış” temasından hareketle esas konumuza yönelebiliriz . Hoşlansak da, hoşlanmasak da, alkış tutsak da, karşı dursak da dünyamız –en başından beri değilse de, hayli uzun zamandır- yukarıda sözünü ettiğim mülkiyet, satış ve antiğim mülkiyet, satış ve ansılılmınılmınılmın da hiçbir değeri olmayan, ama müthiş bir sembolizasyon olan paranın etrafında dönmektedir. (Neredeyse) ਉਸਦੀ şeyin satışı mümkündür,[2] fakat üç şeyin, sıralamam gerekirse sağlığın, eğitimin ve adaletin satışı bana her zaman sorunlu görünmüştür. Elbette ki doktor da akşam indiğinde evine ekmek götürmek zorundadır, öğretmenin de ay sonunda faturalarını ödemesi gerekir ya da avukatın çocuğunun okul ücreti halli şedkülünün okul ücreti halli şedkıtülükürt, e. dalette biraz farklı kriterlerin işlemesi gerekebilir.

ਤਿਓਰੀ…
Türkiye'de eğitim üzerine yapılan çalışmalar söz konusu olduğunda genellikle tutulan yol, araştırmanın eldeki konuyla ilgili olduğu düşünülen belirli sayıda eğitim şılezınülen belirli sayıda şıleşünülen belirli sayıda şyafızılanısı da kurulması, sonuçta ulaşılan bulgunun bol tablolu, bol istatistiki verili bir sunumla okuyucusuna/dinleyicisine ulaştırılmasıdır। Sayılabilir, niceliksel olana yönelik, kantitatif bir tercihtir bu, dolayısıyla niteliksel, kalitatif olanı büyük ölçüde göz ardı etmesi doğal bir sonuçtur. Okullaşma oranlarına bakılır mesela ya da belli yaş gruplarının öncelikleri sorulabilir. Üniversite düzeyinde hangi bölüm mezunlarının mesleki anlamda hangi sektörlere yöneldikleri araştırılır veya diyelim lise öğrencilerinin matematik, fizik ਬਨਾਮ dallarda yarınılınükıda old, Avınılınükda rupa Birliği ya da OECD ortalamasına göre ne ifade ettiği incelenir (faydasız da değildir bu çalışmalar: sözgelimi, kuruluşunun üzerinden on yıllar geçmesine rağmen kütüphanesi olmayan üniversiteler araştırılsa, plansız-programsız açıldığı için her sene üniversitelere yüzbinlerce başvuru yapıldıldıkırıdırıkıdafürü. ndan dahi tercih edilmeyen bölümler tespit edilse, kaç gencin Yeterli beslenerek, ertesi gün ne yiyeceğini düşünmeden derslerine girdiğine bakılsa ilgi çekici olur kanımca).
Aslı Vatansever ve Meral Gezici Yalçın araştırmanın bu boyutunu, “saha” kısmını ihmal etmemekle birlikte, meseleye öncelikle kuramsal açıdan yaklaşarak bir teorik çırançıdan yaklaşarak bir teorik çerençıdanak, çerindek. la yola çıkıyorlar,[5] bu arada da sıklıkla bakılan öğrenci veya eğitim kurumu yerine sürecin başka bir parçasına, akademisyene odaklanıyorlar.
Getirdikleri perspektif dünya ölçeğinde de görece yakın tarihli sayılabilecek, Türkiye'de ise yeni yeni gündeme gelmeye başlayan prekarya literatürü ve prekarizasyon tartışması. İngilizcede “belirsiz, muğlak,” bu arada bizim için önemli olan manasıyla “güvencesiz” anlamına gelen ਨਾਜ਼ੁਕ sıfatı ile Türkçede de aynı şekilde kullandığımız ਪ੍ਰੋਲੇਤਾਰੀ kelimelerinin birleşmesinden meydana gelen bir ifade prekarya. Yazarlar kitapta özellikle “Giriş” ve “Hiçleşmenin Sistemik Arka Planı” başlıklı bölümlerde konuya dair elde varolan malzemeyi, temel argümanları yetkin bir biçimde özetliyorlar।[6] Kafamızın iyice netleşmesi için mevzunun uzmanına, onun tanımına başvuralım: ਪ੍ਰੀਕਾਰਿਜ਼ਾਸਿਓਂ (prekerleşme, güvencesizleşme) diyor Aslı Vatansever “emeğin, iş piyasalarının acımasız rekabet koşullarında her an sistemin dışına itilme korkusundan dolayı, haklarının çiliznemesınıflamesınıflänen. ve sömürüyü içselleştirmeye razı gelecek derecede sindirilmesi sürecidir” (A. Vatansever, “Prekarya Geceleri. 21. Yüzyıl Dünyasında Geleceği Olmayan Beyaz Yakalıların Rüyası,” ਸਮਾਜਿਕ ਵਿਗਿਆਨ ਦਾ EUL ਜਰਨਲ (IV:II), Aralık 2013, ss. 1-20)। Kavram doğası gereği çoğunlukla alt sınıflarla, bunun yanında ਰਿਜ਼ਰਵ ਫੌਜ (işgücü yedeği ordusu) mantığıyla kolaylıkla yeri doldurulabileceği düşünülen –ve doldurulan!-vasıfsız emekçilerle, örneğin kadınlar, servis sektörü çalızörüdeği güleştiler, servis sektörü. ancak zaman içinde görülüyor ki kapitalizmin belki de yeni bir aşamaya geçmesiyle, neoliberal saldırının yoğunlaşmasıyla vasıflı emek de yavaş yavaş , kademe kademe güvencesizleşiyor. İşte Vatansever ve Gezici Yalçın'ın söylediği (ਉਸ ਦੇ ne kadar umutsuzca reddetmeye çabalasa da) akademinin de bu sürecin bir parçası olduğu, hatta belki de kendisine bilgi üzerindarıyenbeenfe üzerindarıyenbeenfe. kesim olduğu.
ਵੀ ਪ੍ਰਤੀਕ…
Yazarlarımız araştırmalarının kuramsal çatısını oluşturduktan sonra yavaş yavaş tümü İstanbul'daki vakıf üniversitelerine mensup, sayıları otuza yaklaşan, ağırlıkalıklaranını, ağırlıklaranıklaranının tırma görevlisinden kıdemli profesöre kadar uzanan geniş bir mesleki yelpazede yer alan akademisyenlerle yaptıkları yüz yüze görüşmelerden elde ettikleri bulguları yorumlyönelarylarya. Bu kişilerin dile getirdikleri/şahitlikleri de çarpıcı, oradan hareket ederek Vatansever-Gezici Yalçın ikilisinin vardıkları sonuçlar da…
Yukarıda hayli basit bir tanıma başvurarak eğitim için varolan bilginin aktarılması ve yeni bilginin üretilmesi süreci demiştik, iki yazarımıza göre vakıf üniversitelerinunçılmınçozilönciuncien. or/yapılamıyor, dahası bunlar ne amaçlanıyor ne de önemseniyor। Üniversite yönetimi (ki, burada mütevelli heyetleri öne çıkıyor, rektörler ya da dekanlar genelde üst makamlardan tebliğ edileni uygulayan memurlar konumunda) üniversiteleşmekten ziyade “şirketleşme” ile ilgili, bunun doğal bir sonucu olarak öğrenci ve öğrenci aileleri “müşteri” olarak algılanıyor ve bu sakat mantık zincirinin sonu da kaçınımünümünınınılımınınılınınılınınınınin sonu da kaçınımünılmaz” olarak öğrenci ve öğrenci ileleri “müşteri” "Müşteri velinimetimizdir. Lütfen veresiye teklif etmeyiniz." Resmin diğer tarafında, birçok öğrenci için de esas olay mümkün olduğunca zahmetsiz elde edilecek bir ਡਿਪਲੋਮਾ, özgeçmişe eklenecek birkaç satır, gereği halinde ortaya at.biriztvkti. Aslı Vatansever'in bir röportajdaki vurucu ifadesiyle “Verdiğimiz diplomalar üzerine basılı oldukları kağıttan daha değersiz.”
Diğer bir sorunlu nokta da şu: azınlıkta olan, ama yüksek standartlarla, ਗਲੋਬਲ ölçekteki hedeflerle yola çıkan sınırlı sayıdaki kimi üniversite de zaman içinde kendi baştalangıkurçağluçoğludanı nokta. uyum sağlama eğilimi göstererek –hatta bazen en kötü örnekleri taklide yeltenerek- seviyesini, kalitesini aşağıya çekiyor . Ekonomideki Gresham kanununun değişik bir versiyonu adeta: “Kötü üniversite iyi üniversiteyi kovuyor, kendine benzetiyor.”[7]
ਜੇਨੇਲ ਟੈਬਲੋ ਬੋਇਲ ਓਲੂੰਕਾ ਅਰਦਾ ਕਲਾਨ ਅਕਾਦਮੀਸਯੇਨ ਆਈਇਸ ਜ਼ੋਰ ਬੀਰ ਦੁਰੂਮਾ, çoğu kez acıklı bir hale düşüyor. Kitaptan bazı örnekleri hatırlarsak, bilimsel anlamda ses getirecek, ciddi bir proje önerisini gündeme taşımaya çalışan bilimadamına bunun yerine becerebilirse üniversiteye on öğrenci, çiniversi çieniversi çieniversi üniversiteye. ok daha fazla para kazanacağı fısıldanıyor. Ya da bir talihlinin üzerine kesinlikle uzmanlığı olmayan bir ders kalabiliyor, icabında bir ay çalışıp o dersi verebileceği, veremezse kendisinde bir sorun, bir Yetersizlik olduğilekima. Bu arada, başlangıçta verilen sözler tutulmuyor, sözleşmeye konulan maddelere riayet edilmiyor, ders yükü hadsiz arttırılıyor, maaşlar ödenmiyor, sigortalar yatırırılımıyor. Üstüne üstlük, biraz hakkını aramaya niyetlenen, “Bu işte bir yanlışlık var sanki” deme cüretini gösteren birey doğrudan meslektaşları tarafından kınanıyor, yalnıkılıplarıdırıdırıdıyor ında kuyusu kazılıyor. Bir tür “Şu güzel ortamı bozuyorsun” havası… Bu koşullar ve kitapta ayrıntılandırılan benzerleri altında, akademisyenlerin ciddi bölümünün tercihi notu bol, öğrenciyenciyi, sablizagilam, öğrenciyi, sü güzel ortamı. anaç ya da babacan hocayı oynamak. Bilgi üretimi de çok büyük bir sorun teşkil etmiyor haliyle: neredeyse önceden anlaşılmış üçüncü sınıf dergilere makale yollamak, dostun-akrabanın-hocanın kotardızyağılı20ık önce basılmış kitabı “genişletilmiş yeni basım” notuyla yayımlamak, tek makalede toparlanabilecek konuyu üçe -beşe bölerek “akademik yükseltme kriterleri”ni sağlamak pek zor olmuyor.
Bu bölümü bitirirken bir ekleme yapmalı, bir “hakkı teslim etmeli”: doğrudur, uzun süredir Batı dünyası üniversitelerinden yola çıkılarak tüm yerküre üniversitelerınılınılınılınılınürügüreਖੋਜ ਯੂਨੀਵਰਸਿਟੀ (araştırma üniversitesi) mantığı ile veya Avrupa Birliği bilmem kaçıncı çerçeve planı adı altında akademinin enerjisinin –öyle felsefeye, sosyolojiye, tarihe, edebiyata filan değinalyeğinelömesanyel-doği. edilmesi gayretlerinin altı çizildi, bu eklemlenme sürecinin eleştirisi getirildi. Vatansever ve Gezici Yalçın'ın kritiği bu dahi değil!
"ਅਕੈਡਮਿਕ ਮਿਤਲਰ" ya da Mezarlıktan Geçerken Islık Çalmak
ਮੇਰੇ ਲਈ "ਨੇ ਡੇਰਸ ਓਲਸਾ ਵੇਰੀਰਿਜ਼" ile getirilen en özgün yaklaşımlardan biri “Akademik Mitler” başlıklı bölümde ifadesini bulan akademi-üniversite-entelektüel ortam güzellemesi ile hesaplaşma gayreti. Önce alt başlıkları sıralayalım, sonra devamını getirelim: “Manevi tatmin,” “Gönüllü çilecilik ve adanmışlık,” “Otonomi,” “Esnek çalışma saatleri ve uzun tatiller,” “usan tatiller,” “usan tatiller” k ilişkisi ve ders vermenin hazzı ,” “Akademisyen olmak için doğanlar: 'Başka bir işi asla yapamazmışım!”
Yazarlarımız istisnaların varlığını kabul etmekle birlikte, aslında içinde bulunduğu (çırpındığı?) durumun farkında olan akademisyenimiz için ardı ardına sıkyadelina sıralananizernı. çeklik karşısında bir yanılsama çabası, şahsına meşruiyet yaratma umudu, Akademiye ve hayata tutunma gerekçesi arama olduğunu savlıyorlar. Kendine ve çevresine bunları gâh inanarak, gâh pek de inanmaksızın bir akademik amentü gibi tekrarlayan akademisyen neticede en son maddeye, “Ben zaten akademisyen olmak için doğmuşum. İstesem de başka bir şey yapamazmışım” noktasına evriliyor. Öte yandan, bir kuşatılmışlık psikolojisi, öğrenilmiş çaresizlik atmosferi, dönüp dolaşıp “Ne yapacaksın? ਉਸਦੀ yer aynı”ya bağlanan bir ruh hali de söz konusu. ਬੁਰਦਨ ਜ਼ਮਾਨ ਜ਼ਮਾਨ ਇਨਸਾਨ ਡੇਡਿਗਿਮਜ਼ ਵਰਲ੍ਗਿਨ ਕਰਾਨਲੀਕ ਯੂਜ਼ੁਨੇ ਡੀ ਯੋਲ çıkıyor. Almanca kökenli, Türkçede tek bir kelime ile karşılanması pek mümkün olmayan, ama herhalde “başkasının mutsuzluğundan mutluluk çıkartmak” şeklinde tercüme edebileceğimizਸਕੈਡੇਨਫਰੇਡ kavramı akla geliyor mesela. Diyelim, başka vakıf üniversitelerinde maaşlar düzenli yatmazken sizinkini her ay başında alabildiğinize şükrediyorsunuz, bir sabah aniden karşı ofisinizdeki arkadaşınızı yerinde idenççççğınızı yerinde idenugizuna old. e seviniyorsunuz ya da “Dekan Hoca beni tutuyor. Ötekilere olan bana olmaz” babında kendinizi avutuyorsunuz.
Vatansever ve Gezici Yalçın'ın bir diğer tespiti (belki de kitabın en can alıcı tespiti) akademisyenlerin açık bir sınıf yanılgısı, bir tür emek reddi içinde olmaları. Üstte anılan gerekçelere ve büyük ölçüde aldıkları eğitime dayanarak kendilerini farklı bir sosyal sınıf, özellikleri, imtiyazları olan bir grup olarak görmek arzusundalar; galiba sosyal sermayeleri (eğitimleri, harcadıkları yıllar vesaire) hakkettiklerini düşündükleri maddi karşılığı bulamayınca bu imaj –bir tür manevi telafi, psikolojik-tatmin , harcadıkları yıllar vesaire . Araştırmacıların yönelttiği, katılımcıların kendilerini akademisyen kimlikleriyle emekçi olarak görüp görmedikleri sorusuna verdikleri yanıtlar kaba bir tasnifle üyçe grykılbirtılınet: yer tepkisel bir üslupla böyle bir bağlantıyı reddediyor, ikinci grup birtakım benzerlikler olsa da farklılıkların çok daha ağır bastığı kanısında, üçüncü gruptan duyulan ise mahçup bir “Vallahi, biraz düşününce aslında da öyle” yarı kabulü. Ve galiba aralarındaki sosyal bilimciler dahi bugüne dek bu soruyu kendilerine sormamışlar, yaşadıklarını serinkanlılıkla tahlile niyetlenmemişler, aynada kendi gözlerinin içine bakmamışlar.
Akademisyen dayanışması? “Üretimden gelen güç”?!
İki yazarımız verilerini sunduktan, bu veriler üzerinden yorumlarını getirdikten sonra bu boğucu atmosferin ortadan kaldırılması, akademisyenler tarafından umarsızca sahiplenilen dairinden yorumlarını. mi de, eğitimin içindeki insanı da kemiren kısır döngünün kırılması için –fazla ayrıntıya girmeseler de-bir çözüm önerisi getiriyorlar ve akademisyenlerin kendi aralarında geliştirecekleri mesleki, mesleki olduğu kadar insani dayanışmanın önemine vurgu yapıyorlar। Şüphesiz haklılar, ideal olan bu formül olduğu için bunun tartışmasına girmekte fazla bir mana olmasa gerek, yine de belirtmek şart ki samimiyetle içten içe bu yöne yürüme da.
Öncelikle, akademisyenlerin pek aralarındaki dayanışma ile bilinen bir profesyonel grup olmadığının kabulü gerek. Bu kopukluğun bir yönü, bazen suçlama düzeyinde abartılı derecelere vardırılsa da belli bir haklılık payı olan “fildişi kuleler” tanımlaması, öte yandan sık sık adıkıknaolnıknaollis, obtı yandan sığınarak sıkıntılı olabilecek birtakım meselelerden uzak durma eğilimi de yabana atılmamalı (daha önce değindiğimiz sarf edilen emeğin niteliğinin, sınıfsal tanımın şiddetli reddi de bu kapsamda düşünülebilir)। Bunların yanısıra, alanın temelinde basitçe ifade edersek “ਬੈਨ -ਹੱਟਾ ਬੇਨ- bilirim” iddiasının bulunması bireyselliği kuvvetlendiriyor, olası iletişimi sınırlıyor, birlikte hareket etme imkânını ise en alt seviyeye çekiyor. Baskın “İstersen yaparsın, sen diğerlerinden iyisin” söylemi bu bireysellik boyutunu daha da derinleştiriyor. Tüm bu etkenlere, kitapta detaylı şekilde işlenen iş bulma çırpınması (ve bu işi elde tutma gayreti!), sürekli işsizlik korkusu, işyerinde güvensizlik tarzüeködelencenellik tarzıködelencenörügen nülsüzce de olsa- duvardaki bir tuğla olmak, kuzuların sessizliğine bürünmek।
Şunu da görmemek olmaz: icabı halinde dünyanın öteki ucundaki davalara destek olunuyor, Global imza kampanyalarına ateşli biçimde imza konuluyor, uzak diyarlara sefer-i hûpılınılıkınılıkılıter-i. olduğunda (mesela kitapta örnek verildiği üzere onlarca meslektaşınız bir gecede nedensiz işten çıkartıldığında) , kimi zaman direkt olarak şahsınız hedefe konulduğunda pek çok durumda ıslık çalarak başka yana bakılabiliyor. Ya da diyelim sosyolojiyle, siyasetle, tarihle, kısası doğrudan toplumsal hareketlerle uğraşıyorsunuz, fakat toplumsal olarak hareketlenmeniz gerektiğinde bilginiz kitabi kalıveriyor; teori sağlam olmasına sağlam da pratik biraz sallantıda gibi. Çağımızın gerçeği (nimeti? laneti?) sanal dünya başka bir âlem: Twitter'da ordular bozuluyor, Facebook'ta fırtınalar estiriliyor, ancak ertesi gün uyandığınızda bunun.ıkınıkölümüsündel petikör.
Bir-iki kelam da emek sözkonusu olduğunda bolca atıfta bulunulan “üretimden gelen güç” üzerine. Başka alanlarda tartışma çok daha anlamlı gibi: örneğin çiftçisiniz, “Artık şunu üretmiyorum/satmıyorum” dediniz, fabrikadasınız, dişlileri durdurma kararı verdiniz, labirajırğırız, ਬੀਰਰਾਜਗੀਰਗੀ Vatansever ile Gezici Yalçın'ın hakkıyla gösterdiği üzere üretenin de, ürettirenin de, alıcı konumundakinin de “ürünü” (yani, bilgiyi) fazla umursamadığı bir ortamda nasıl bir gücünüz olabilir, ne dereceye kadar etkili olabilirsiniz ki?
Bu kısmı bir yıllığına Türkiye'de ders vermeyi düşünen, aktaracağım olay dolayısıyla da meslektaşlarınca sıkı sıkıya pazarlık yapması, ਉਸ ਦੀ şeyi sağıtöbüretöban alımölük yapması. lisinden dinlediğim bir anekdotla bağlayayım[8] Vaka en öndegelenlerden olmayan, fakat yine de yabana atılmayacak bir vakıf üniversitesinde geçiyor. , ਡੈਲਸ ਸੇਲ ਕਰਨ ਲਈ, Sorulduğunda ufak bir aksaklık yaşandığı, bir sonraki ay çift ödeme yapılacağı söyleniyor, iyi niyetli akademisyen yükümlülüklerini yerine getirmeye devam habireçydare, ediam nebesire edi. ਠੀਕ ਹੈ। Neredeyse dönem sonuna yaklaşılırken yavaş yavaş huylanmaya, ayakları suya ermeye başlayan kahramanımız “üretimden gelen gücünü” kullanmaya karar veriyor ve yönetime maaqlaşılırken yavaş yavaş huylanmaya. sisteme girmeyeceğini beyan ediyor. Sonrası ise bir şok: vakti gelince dehşetle görüyor ki, artık her nasılsa notlar girilmiş, sistem saat gibi, tıkır tıkır işlemekte. Bu arada, üniversitece mızıkçılık yapan akademisyene kendisiyle daha fazla çalışılmayacağı bildiriliyor, hizmetlerinden dolayı teşekkür ediliyor.
ਵੀ ਸੀਜ਼ਰੇਟ…
Akademisyenler arasındaki dayanışma duygusunu, daha doğrusu dayanışma duygusunun eksikliğini konuşmuştuk, simdi de cesaretten, hem genel anlamıyla hem de entelektüel cesaret anlamınıyla bayinette cesaret.
İtiraz edilir mi bilemem, ama gerek yukarıda anılan nedenlerden gerekse başka nedenlerden naşi akademisyenlerin büyük çoğunluğunun fazla cesur olmadığını, orta yolu tercih ederçümelerkımıtekmütek muhemerek mühtük. ştıklarını söylemek abartma olmasa gerek. Eleştiri yapılır yapılmasına, hem de bazen en sert, en sivri şekilde, ancak genelde bu kapalı kapılar ardında, ofislerin güvenliğinde, yakın arkadaş çevresinde gerçirekleştir. Bir başka ironi de şudur: dört akademisyenden beşi üniversite sistemini, sözgelimi YÖK'ü eleştirirken (“O nasıl oluyor??” demeyin, dördü konuşuyordur, tesadüfen daşınkıntegünte dördü konuşuyordur. olur) günü geldiğinde o beğenmedikleri sistemin normlarına boyun eğmekten, en bilinen örneğiyle o normlarla doçentlik, profesörlük kovalamaktan geri durmazlar।[9]
Aslı Vatansever'in ve Meral Gezici Yalçın'ın bir yaptıkları, bir de yapmadıkları var. Yaptıkları, netameli bir konuyu hayranlık duyulacak bir cesaretle (yukarıda değindiğim her iki anlamıyla da), doğru olduğuna inandıkları biçimde ortaya koymaları. Yapmadıkları ise “Bu konu bizim akademik ilgi alanımız. Anlatılanlarla uzak, yakın bir alakamız yok; bizler böyle kaygılardan azade üst düzey biliminsanlarıyız” demek.
Onlarınki ਪੁੱਤਰ zamanlarda duyduğum en öfkeli ve en haklı seslerden biri. Ne yaptıklarını biliyorlar, neyi göze aldıklarının gayet iyi farkındalar।[10] Belki de uzatmamalı, doğrudan bu iki yürekli kadına kulak vermeli:
“Görüşmecilerimizin kimlikleri ve bağlı bulundukları bölümler ve kurumlar, bu çalışmada da sözü edilen güvensiz akademik ortam ve işten çıkarılma tehditleri bölümler ve kurumlar. Günün birinde hepimizin korkmadan ve tehditlere maruz kalmadan fikirlerimizi söyleyebileceğimiz, eleştiri yapabileceğimiz ve deneyimlerimizi paylaşabileceğimiz bir akademik ortam kıldızımçiğimiz bir akademik ortam kıldızımçiğimiz. klamakla ve kendimizi olası baskı ve işten çıkarılma Gibi tehditlere açık hale getirmekle yetiniyoruz.
Bu olası riskleri göze alabilmemizin nedeni, elbette ki, her şeyden önce başta da belirttiğimiz sorumluluk duygusudur. Bu, yalnızca akademiye karşı değil, aynı zamanda akademik emeğin metalaşmasının toplumsal yaşam açısından uzun vadeli sonuçlarını öngörebildiğimiz ölçüde, insan toplumlarıdığimiz ölçüde. Bu nedenle bu çalışmanın yalnızca akademik emeğin sorunlarını dile getirmek ve 'kendi derdimize yanmak' için yazılmadığını, ਆਧੁਨਿਕ kapitalizmin gösterdiği kanserojen büyüme yütüme ve eğitim ve metal çılışmanı. üretim alanını konu edindiğimizi söylemek isteriz.
İkinci olarak, akademisyenlerin hiçbir iş güvencelerinin olmadığı, ਉਸ ਦੇ dönem farklı üniversitelerden art arda akademisyen çıkarıldığı br dönemde, yönetimler açısıncendan kızısıncebütüklebütöl maya cesaret edebilmemizin bir diğer nedeni de, hiç kuşkusuz etrafımızda bize destek olan yakınlarımızın olmasıdır. Bizimle aynı vicdani düzlemde bulunan ve bize hem çalışma süresince entelektüel hem de işten çıkarılırsak yaşamsal anlamda ellerinden geldiğince destek olacaklarını hissettiren a. Günün birinde böyle endişelerin yaşanmayacağı, ailevi desteklerin de yalnızca duygusal boyutta olmasının Yeterli olacağı bir akademik hayatı görebilmeyi diliyoruz” (ss.11-12)।
ਬਿਟਿਰਿਰਕੇਨ…
ਇਵਟ, ਨਿਹਯੇਤ ਬਿਤਿਰਿਕੇਨ ਇਕਿ ਟੇਮੇਨਿ…
Birincisi, benzeri bir kitabın kamu üniversiteleri için de yazılmasını, oralarda yaşanılanların da (örneğin kadrolaşma olgusunun) usulünce dile getirilmesini, yazıya dökülmesini. İtiraf etmeli, pek çok sebepten dolayı bunu pek mümkün göremiyorum.
İkincisi, muhtemelen yazarlarının da beklentisinin aksine. "ਨੇ ਡੇਰਸ ਓਲਸਾ ਵੇਰੀਰਿਜ਼" hayli okunan, akademik niteliğine rağmen kısa sürede yeni baskı yapan bir kitap oldu. Umulur ki, okuyanlar yürekten, inanarak “Eğitim şart!” diyenlerdir, “Oh, vallahi yüreğimin yağları eridi. Helal olsun kızlara, ne güzel çakmışlar lafları bizim için de” diyen vakıf üniversiteleri çalışanları değil.


