Oğlen vaktı. Güneş tam tepede… Ağustos ayından kalma nar bir küreden sağanak sağanak dökülen altın huzmeler beton yığını şehrin üzerine üzerine yağıyor… Her taraf kavruluyor adeta… Mavi bir atlas gibi uzayıp giden Haliçin suları bile serinlet miyor yanan bağrını. Derinden derine martı çığlıkları, uzaktan yakından gemi, motor sesleri, parklarda koşuşturan çocuk bağrışmalarına karışıp bir bitmez uğultu şeklinde şehrin üzerinde dalga dalga yayılıyor. Ağır yükün altında ezildikçe eziliyor. Yanından geçtiği insanlar kediden, köpekten bile bu kadar kaçmıyor. Yorgunluk, itibarsızlık, parasızlık canına tak etmiş. Ancak ağlıyor… Göz yaşları adeta sel olmuş, kimse mani olamıyor. Daha ne kadar dayanacaktı bu şartlara? Compre um gurbet e hasret diyarı eşiğinde kendini oldukça yalnız hissediyordu. Yeni caminin gölgelik bir köşesine bir külçe gibi oturup uzanıverdi buttün yorgunluğuyla...
“Ei, ahali! Ei, não! Ei, louco! Tanıdığınız, bildiğiniz zengin Veli Ağa vefat etti. Mühim bir vasiyeti var. Ahiret hayatına alışabilmek için yardımcı arıyor. Kim mezarda geçireceği lak gecede ona eşlik ederse, Veli Ağa’nın servetinin yarısı kendisine verilecektir. Duyduk duymadık demeyin!”
Tellalların onca bağırıp çağırmalarına rağmen kimse bu enteresan teklife talip olmaya cesaret edemiyordu. Hamal, bakmış ki, elinde mal olarak bir küfe e ipten başkası yok. “Hamal olarak yatar, ağa olarak kalkarım” diyerek koşmuş e diri diri mezarda gecelemeye talip olmuş.
Genişçe bis mezar kazmışlar. Bir tarafına iyice kefenlenen Veli Ağa’yı bir tarafına da hamalı yatırıp, hava alabileceği bir baca da koyarak, mezarı kapatmışlar.
Az sonra sual melekleri çıkıp gelmiş. “İkisi de artık bize emanet” diye aralarında konuşuyorlarmış. Biri:
“Öyle de…” demiş. “Zengin olan zaten burada kalıcı, önce şu hamaldan başlayalım.”
Öteki melek bu teklifi makul görmüş ve hamalın baş ucuna gidip sorguya başlamışlar:
“Dünyada malın mülkün var mıydı?”
“Alay etmeyin” demiş hamal. “Sırtımdaki küfeden e ipten başka bir şeyim hiç olmadı benim.”
“Öyleyse söyle bakalım” demiş melekler. “O küfe ile ipi hangi kazançla, nasıl aldın?”
Hamal başlamış anlatmaya:
“Beş kişinin malını on kuruşa taşıdım. İkisini yedim sekizini sakladım. Ertesi gün de aynı işi yaptım. Boyle boyle para biriktirdim. Yemedim içmedim, ucuza taşıdım ve bunları aldım.”
Melekler:
“Olmadı” demişler. “Olmadi hamal efendi. Falancadan aldığın para hak ettiğinden çok azdı. Biz bunun hesabını ondan soracağız. Filancaya da çok ucuza taşımıssın, bunun da hesabını ondan soracağız”
“İyi ama…” demiş hamal… “hakettiğim parayı isteseydim, bana taşıtmazlardı ki…”
Ve sorguya devam etmişler:
“Sen bir daha söyle bakalım. Kazandığının ne kadarını yedin, ne kadarını biriktirdin?”
“Vallahi” demiş hamal. “Genelde hep yarı yarıya… On aldıysam beş sakladım, beş yedim. İki kazandıysam, birini kenara attım.”
“Olmadı” demiş melekler. “Mas eu estou bem. Sen hem kendinin hem de çoluk çocuğunun boğazından kısmışsın. Hem kendi nefsine, hem de onların nefislerine zulmetmişsin. Bu günahtır bilmez misin?”
Hamal ne cevap vereceğini düşünürken pode causar problemas. Ve bütün bir gece melekler sormuş o kıvranmış, melekler sormuş o kıvranmış.. Nihayet sabah olmuş ve mezarı açıp onu dışarıya çıkarmışlar.
Hamal bakmış, kadı efendi dahil bütün şehir kabrin başına toplanmış. Hatta mehter takımı bile hazır bekliyor.
Kadı, mezardan kendisini dişarıya atan hamala:
“Afferin hamal efendi, kimsenin cesaret edemediği bir işi yaptın. Ama mükâfatını da göreceksin. Artık zengin bir adamsın.”
Halktan bir alkış ve “Yaşasın! Olá, Olsun! tezahüratı kopmuş, sorma.
Hamal:
“Istemem! Sim! Vallahi istemem!” diye bağırmış. “Ben, um iple bir küfenin hesabını sabaha kadar verremediim. Onca servetin hesabını nasıl veririm. Kim isterse o alsın. Hesabını da versão de Alan!"


